MİLLİ EĞİTİM DERGİSİ

Sayı 162

Bahar 2004


FELSEFECE EĞİTİŞİM

Vefa TAŞDELEN*

  

Felsefece Egitisim, Sabri Büyükdüvenci’nin son kitabı. Yazarın daha önce yayınlanmıs, Varolusçuluk ve Egitim, Egitim Felsefesine Giris gibi telif çalısmalarının yanında Postmodernizm ve Sinema, Estetige Giris gibi çevirileri de var. Felsefece Egitisim, bir seçki niteliginde. Farklı yer ve zamanlarda sunulan bildirilerden, konferans metinlerinden ve makalelerden olusuyor. Yirmi yıllık bir egitim ve felsefe yolculugunun izdüsümü sayılabilecek 13 yazı: “Çagımızda Bilgi ve Felsefe Sorunsalı”, “Demokratiklesme Sürecinde Birey / Toplum İkilemi”, “Postmodern Ahlâk Üzerine”, “Aristoteles’te Mutluluk Kavramı”, “Olan / Olusturulan İnsan ve Nitelikli Ögretim”, “Özgürlük ve Yaratıcılık”, “Ölümlerden Ölüm Begen”, “Ask Egitimi Üzerine Bazı Düsünceler”, “Gençlik Üzerine”, “Egitim Arastırmasının Egitime Zararı”, “İzmlerde (İdealizm, Realizm, Pragmatizm) Egitim”. Asagıdaki yazı, Felsefece Egitisim’in esinlerinden olusmaktadır.

“Önsöz”de kitabın içerigini özetleyebilecek anahtar bir kavramla karsılasıyoruz: olgunlasma. Ona kisinin kendini bulma yolundaki zorlu deneyimi de diyebiliriz. İnsan temelde bir çeliskidir. Yalnız beden degildir, yalnız zihin de degildir. Yalnız birey degildir, yalnız toplum da degildir. Yalnız özgürlük degildir, yalnız zorunluluk da degildir. Yalnız mutluluk degildir, yalnız mutsuzluk da degildir. Olgunlasma bunlardan birini yasamak degildir, hepsini birden yasamaktır, çeliskileri uyum içinde büyütmektir. Bu, “daha fazla insan olmanın yolu”dur. Tüm yasamın eregi durumunda olan olgunlasma “en zor olana” dogru, “yasamın dik yamacına dogru” insanın kendini, kendi varolus sorununu sırtlamasıdır.

“Özgürlük, insan olmanın onuru”dur. Çünkü o, öykünün bir bölümü degil, kendisidir. Her an varolus olasılıklarının yoklanması ve denenmesidir. Bu nedenle, yaratıcı bir süreçtir. Egitim, özgürlügü ve sorumlulugu temellendirir. Kendi varolus yükümlülügünü sırtlanabilmesi, kendine çıkan yolu yürüyebilmesi için özgür olmalıdır insan. Olgunlasma, bu yürüyüsün ödülüdür. Benligin özgürce açılımıdır, kendisi olmak için insanın tüm yetilerini ve gizil güçlerini kullanarak kendine yönelmesidir. İnsan olunan bir seydir. Egitim bu olusumun sanatıdır. Felsefî deneyim, bu egitisimin temel ögelerinden biridir. “Felsefe kendimize ulasabilmektir” sözü, felsefeyi kitaplardan çıkarır ve yasam karsısında bir tavır almaya dönüstürür. Böylece, felsefe daha fazla insan olmanın olasılıklarını arastıran bir eylem haline gelir. Egitim felsefeye, felsefe de egitime sızar. Felsefece egitisim, yasam boyu egitimi, söyleyerek, söyleserek, dinleyerek, dinleserek, anlayarak, anlasarak, sorarak, sorusturarak ögrenmeyi, anlamayı, degismeyi, degistirmeyi içeren bir kavram haline gelir.

Yazar, Felsefece Egitisim’de, insanın varolus sorununu merkezilestirme ve bunu egitimle iliskilendirme çabası güdüyor. İnsan düsüncesinin geçirdigi evreleri, kaynak ve mecralarından alarak geçmisten günümüze dogru gelisler ve günümüzden geriye dogru gidislerle güncele tasıyor. Bu iliskilendirme çabası, yazıların iç dokusunu olusturuyor. Sokrates, Platon, Aristoteles, Descartes, Kant, Hegel, Nietszche, Kierkegaard, Dostoyevski, Tolstoy, Freud, Heidegger, Sartre bu gelis ve gidislerdeki kilometre tasları durumunda. Bu, “sudur”dan “her sey mümkündür”e dogru gelisen bir süreçtir aynı zamanda. Giderek “bu iyi” diyebilecegimiz bir sey, “tamam, burada kal” diyebilecegimiz bir sınır da kalmaz. İnsanoglunun yeryüzündeki en gizil trajedilerinden biri baslar. Dogumu, yasamı ve ölümü ile tam bir sorun olan insan için, insan olmanın zorlugu ve kaygısı yalınlasmıs ve ilgileri azalmıs bir evrende daha da belirginlik kazanır. Özgürlük, bu zorlugu ve kaygıyı açar. Olasılıklar ve olanaklılıklar ormanında sükut ürkütür, konusmak anlamsızlastırır. Yalın bir evrende hiç durmadan konusur Godot’yu bekleyenler. Ses anlamı degil, varolusu esinler.

Ölümü düsünürken biraz da kendi “varolmayısını” düsünür insan. Varolmak, hüzün ve kaygı bile olsa varolmamaya dayanamaz. Ölümden korkmanın ussallıgı ya da us dısılıgı, ölümün gerçekligi karsısında bir “ölüm edebiyatı” olmaktan öteye geçmez. Kendi varolususunu eksiksiz bir sorun olarak kendi sırtına almalı ve çetin yazgısına katlanmalıdır insan. Ta ki, “sonsuz olabilirlik” olan her seyin sonuna, “varolus olasılıklarının tükenmesi”ne degin. Ve ölüm, “ardında hiç bir sey bırakmadan” geçtiginde, yeryüzünün anlamını da birlikte götürür. Her ölüm, yeryüzünün anlamından bir eksilistir. İnsan yoksa anlam da yoktur. Ölüm, “sorunu” bitirir. “Yasamın son olanagı” da ölerek yasanır.

“Niçin yasamalıyım” sorusu, salt felsefî bir soru veya pazar gazetelerinin yazılarından birinin malzemesi olmaktan çıkıp da bir yasantı haline dönüstügünde, “yasamın trajik duygusu”nu açıklamaya yeter de artar bile. En görkemli açıklamalar, en bilimsel yaklasımlar, en felsefî kavramlar, bizi bu duygunun uzagında varlıgın konforu içinde tutmaya yetmez. Ölüm, hep bir soru isareti, ama yasam boyu aranan gerçegin ardında durdugu bir soru isareti olarak varlıgını korur. Ölüm, bir haber, bir rivayet olmaktan çıkıp varolus gerçekligine damgasını vurdugunda, artık daha çok “baskasının ölümü” olarak göstermez yüzünü. “Ölünür” sözcügünün imledigi belirsizlik ve öznesizlik durumu aydınlanır ve hep bana ait bir sey olarak yanı basımda durur. Söz konusu olan, bir sözcük, bir tümce, bir haber, bir ayrıntı degildir. Ölümün kisiye özgülügü, onu sosyal ve biyolojik bir olgu olmaktan çıkarır ve bir varolus aydınlanması haline getirir. Böylece, “Ölümün varolussal gerçekligi insana kısa ve geçici olan varlıgını açar. İnsan kendi ölümlülügünü kabullendiginde kendine yabancılasmaktan da kurtulur. Ölüm, kendi varlık yapımızdaki sınırlılıgı evetler

İnsan kendini çıplak bir dünyada bulmaz. Onun dünyası, salt fiziksel bir evren degil, bir dil, tarih, kültür ve degerler dünyasıdır. Bir kamusal dünyadır. Bu, bireyi zorunlu olarak, toplum ve iktidar karsısında denge arayan bir konumda tutar. Bu ögeler, zaman zaman aynı benlikte bir çeliski haline gelir. Varolusumuz, baskalarının varolusu ile kesisir, çakısır. “Yasamımızda ilk göndermeyi de Sen’e, Öteki’ne yaparız. Varlıgımız ona baglıdır; bu annedir, babadır, yakın çevre ve bu çevrede üretilmis degerler ve inançlardır, topluluktur, toplumdur, vs. Dogal olarak da düsünce ve duygu dünyamızın temelinde Öteki yer alır. Ya ben?...” Bu, seçme degil seçilmislik, kendini olusturma degil, baskaları tarafından olusturulmusluk karsısında insanın kendi kendini imzalaması bir hayal gibi görünüyor. Zira, “buna onay verecek baska bir imza da gerekiyor.” Degisen, gelisen, çatısan roller ve maskeler içinde “tam olarak kim oldugumuzu söylemek bile güç. Degisen rollerimizle birlikte dogamız da degisime ugruyor

Yasam, ben’in ve öteki’nin arasında bir diyalog ve alısveristir, bir yakınlasma ve uzaklasmadır, bir zıtlasma ve uzlasmadır. Yol beni baskasına, baskasını da bana getirir. Sınırlardan geçerek ve sınırlardan dönerek yasarız. Yol aynı yoldur. Ama sorun baskadır: Her insan bu yolu benim gibi mi yürür, benim gibi mi yürümelidir? Yol, anlamın, anlamanın, yanlıs anlamanın, anlasmanın, anlasamamanın, anlasılamamanın, siddetin ve baskının, dostlugun ve düsmanlıgın, kavusmanın ve ayrılmanın, övüncün ve pismanlıgın türedigi yerdir. Egitisim, farklı anlam dünyalarını açan, onları tanıyan, tasıyan, yasatan, gelistiren ve zenginlestiren bir kavramdır. Bakısları ve görüsleri ne olursa olsun, bir ara mekanda, bir ortak yasantı alanında yasayanların varolus biçimidir. Bir söyleme, söylesme, kaynasma ve birlikte olma halidir. Aynı dili konusuruz. Ancak dil, deneyimlerimiz oranında içerik kazanır. Felsefece egitisimin önemi ise “anlama”da ortaya çıkar. Anlama gerilimi düsüren bir “düzenleyici” durumundadır. Anlasan insanların dünyası siddetin degil, egitisimin, dilin ve anlamın dünyasıdır.

Egitisim, insan varolusunun biçimlenis öyküsüdür. Bu eylem içinde, baskasına giderim, baskası da bana gelir. Yalnızca baskalarından etkilenmem, baskalarını da etkiler, onların gelismesine, olgunlasmasına ve özgürlesmesine de katkıda bulunurum. Bilim, sanat ve felsefe, yasamın güzel yüzünü aralamak ve görebilmek içindir. Bir iktidar aracı haline geldiklerinde ise, diyalog, egitisim olma özelligini yitirir, kisinin içinde yittigi, sindigi, sustugu ve parçalandıgı bir siddete dönüsür.

Felsefece Egitisim, düsünce tarihine yaptıgı göndermelerle ögretici ve hatırlatıcı bir nitelige sahip. Dil, anlam, yorum gibi çagdas felsefenin temel sorunlarına da yer vermekte. Yazarın kendini kendi eserine katabilmesi, kendini bir aktarıcı, hatırlatıcı ve ögreticiden çok, bir yorumlayıcı olarak görmesi ve malumatı kendi tasarımı dogrultusunda biçimlendirebilmesi çalısmaya özgün bir nitelik kazandırıyor. Ögretmekten çok düsündürmeyi, yanıt vermekten çok soru sormayı hedefliyor. Bilmenin ötesine geçen bir bakısla bilmeyi bilmeyi, anlamayı asan bir bakısla anlamayı anlamayı, ögrenmenin ötesine geçen bir yaklasımla ögrenmeyi ögrenmeyi imliyor. Bu yönüyle, sagın bilgilerin güvenli dünyasını açmıyor önümüze. Soruların gücü karsısında yanıtlar uçusuyor, bilmekle bilmemek arasındaki sınır giderek bir bilinç isi haline geliyor. Ortada, hangisinin daha iyi oldugunu kolayca test edemeyecegimiz bir sözcükler ve söylemler dünyası kalıyor. Sonuçta, olgunlasmıs insanın resmi, dingin bir görüntü sunmuyor. Haritalardaki çizgilerin giderek siliklestigi noktada, kaygılı, tedirgin, hatta biraz da hayal kırıklıgına ugramıs bir yüz duruyor karsımızda. Ama, hep meraklı, felsefenin bu dogurgan duygusuna hep sahip. Bu sınırları yarı silik harita üzerinde konusmak, artık daha çok dikkat, özen, dinleme, sabır ve hosgörü istiyor. Söylenen, söylesilen, dinlenen, dinlesilen ve paylasılan bir dünya vardır ve bu dünyada olup bitenin adı felsefece egitisimdir. Söylesmek, kendi basına bir deger haline geliyor. Bu, tıpkı, insanın ölümlü oldugu gerçeginden yasama coskusunu çıkarması gibi bir sey. Bilmek; bilmemeyi, bilememeyi, ermemeyi, erememeyi de içeriyor. Olgunlasma, en çok da kendi sınırlılıgının bilincinden besleniyor.

Yabancısı oldugumuz durumlar karsısındaki çekimser tavrımız tanımamaktan kaynaklanır. Toplum olarak felsefe karsısındaki tutumumuz da böyledir. Felsefeden beslenmenin, felsefeyi özümsemenin ve felsefe yapmanın yolları nelerdir, neler olabilir? Büyükdüvenci, toplum olarak felsefeye yabancılıgımızdan, bir felsefe gelenegi olusturamamıs olmamızdan ve felsefe karsısındaki çekimser tavrımızdan yakınıyor. Felsefe, üretmedigimiz bir seydir ve onu “hazır olarak” bulmusuzdur. Bu yabancılıktan kurtulmanın yolu felsefe ile daha fazla yogrulmak ve böylece bir “felsefe gelenegi” olusturabilmektir. Yazar, bunun için bazı önerilerde de bulunuyor. Sözgelimi, felsefe seracılıgı...

Evet, felsefe seracılıgı... Neden olmasın? Bunun için yapay bir ortam olusturmak gerekiyor galiba: güler yüz gibi, alçak gönüllülük gibi, içtenlik gibi, sabır gibi, hosgörü gibi, dil sevgisi gibi, ruhsal ve zihinsel özgürlük gibi. Ve daha baska kosullar. Bakalım, Büyükdüvenci, Felsefece Egitisim’de ipuçlarını verdigi bu projelerini gelecekteki çalısmalarına da tasıyabilecek mi?

 


 

*    Ankara Üniversitesi EgitimBilimleri Enstitüsü Arastırma Görevlisi/ANKARA.
[Sabri BÜYÜKDÜVENCI, Felsefece Egitisim,A Yayınevi, Ankara 2001, 168s.]

 

 

İçindekiler...

 

© T.C. MEB Yayımlar Dairesi Başkanlığı
Teknikokullar, ANKARA
Tel. (312) 2128145
Fax (312) 2124668
med@meb.gov.tr

 

[ yukarı ]

Arşiv