MİLLİ EĞİTİM DERGİSİ

Sayı 157

Kış 2003


Ermeni Öykülerinden Türkçe yayınlananlar Üzerine

Ahmet KANKAL*

 

Bu çalışmada tarihçi olmamız sebebiyle Türkçe yayınlanmış olan Ermeni öykü ve romanları, edebî bakımdan bir tahlile tâbi tutulmayacaktır. Bunun yerine, bir kısmı daha önce Ermenice yazılmasına ve çeşitli Ermenice yayınlanan gazete ve mecmualarda yayınlanmasına rağmen, son zamanlarda bu yayınlananlar arasından derlenip Türkçe olarak basımı ivme kazanmış olan Ermeni öykü ve romanları konusunda, ülkemizin okur-yazar kesimi ve özellikle de eğitimcileri bilgilendirilmeye çalışılacaktır.

Son zamanlarda Türkçe yayınlanan Ermeni öykü ve roman sayısındaki artış, iki şekilde izah edilebilir. Bunlardan birincisi ve iyimser olanı: Türkiye’de yaşayan, devletin kanunlarına uyan, vatandaşlık görevlerini yerine getiren, Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmez bütünlüğünü kabul etmiş ve öyle de hareket eden Türk/Türkiye Ermenileri tarafından bu tür yayınların yönlendirildiği ve yapıldığı yönündeki düşüncedir. Türkiye’de yaşayan Ermeniler, kendilerini Türk kamuoyuna ve okuruna yeterince tanıtamadıklarını düşünerek hareket etmiş olabilirler. Çünkü, eğer bu tür yayınlarla okur kitle olarak Türkiye’de yaşayan Ermeni vatandaşlar hedeflenseydi, onlara Ermenice olarak yazılanlarla ulaşmak fevkalâde mümkündü. Fakat öyle yapılmayarak bunlar Türkçe olarak yayınlanmış ve Türk okur-yazar kesimi hedef kitle olarak seçilmiştir. Şayet yeni yetişen Ermeni gençliğinin, devam ettikleri okullarda Türkçe okuyup yazmaları, devletle olan münasebetlerinde Türkçeyi kullanmak mecburiyetinde olmaları, sosyal ve iktisadî ilişkide bulundukları Türk milleti ile Türkçe konuşmak zorunda kalmaları sebebiyle Ermenice’yi yeterince bilmedikleri ileri sürülerek Türkçe yayınlanıyor ise, ona da diyecek bir şey olamaz.

İzah şekillerinden ikincisi kötümser yönde olanıdır. Burada da bu tür yayınların içeriden değil de dışarıdan, özellikle de mevcudiyetini Türk düşmanlığı sayesinde devam ettiren ve dünyanın değişik ülkelerinde bulunan Ermeni diasporası tarafından yönlendirildiği düşünülebilir. Eğer konuya bu düşünceden hareket ile yaklaşılacak olursa, bu öykülerin basımı ile nelerin hedeflendiği veya hedeflenebileceği hususu gündeme gelecektir. Çünkü bu öykülerin yayınlanış tarihleri dikkate alınacak olursa, özellikle Ermeni diasporasının dünya kamuoyuna siyasî yönden kabul ettirmeye çalıştığı ve hatta bazı ülkeler düzeyinde başarılı da olduğu asılsız Ermeni soykırım iddialarını pekiştirmenin yanı sıra, bilhassa Türkiye içinde bu iddiaya karşı oluşmuş ve tarihten gelen direnci, bu tür öykülerle kırma düşüncesi içinde bulunduğu da düşünülebilir.

Tabii ki biz, henüz okuyucu daha bu kitapların hangileri olduğunu öğrenmeden ve bunları okumadan, onları belirli bir fikir etrafında yönlendirmek düşüncesinde değiliz. Bizim burada yapacağımız asıl iş, okuyucuyu bu kitaplar hakkında bilgilendirmektir. Ancak bir tarihçi olarak, bu kitapların okunması esnasında veya sonrasında, onları ne gibi tehlikelerin beklediğini de açıklamak durumundayız. Şahsen bu tür öykü ve romanlar sayesinde, yeterince tanımadığım Ermeniler konusunda epeyce bir bilgi sahibi olduğumu itiraf etmeliyim. Çünkü biz, bir Osmanlı ve Türk tarihçisi olarak, Müslüman Türk toplumunun inanç sistemi, aile ve toplum hayatı, iktisadî düşünce ve uğraşı alanları, gelenek ve görenekleri, kültürü ve folkloru konusunda yeterli bilgi sahibi olmamıza rağmen, maalesef gayri Türk ve gayrimüslim unsurlar konusunda bu şansa sahip değildik. Fakat yayınlanmış olan bu öykü ve romanlar sayesinde, kendi anlatımlarıyla onları da tanıma fırsatını yakalamış olduk. Bu sebeple bu bilgilerin bütün bir Türk okur-yazar kitlesi tarafından da bilinmesi zaruretine inanmış birisi olarak, öykü ve romanların herkesçe okunmasının faydalı olacağını düşünmekteyim.

İsimlerini zikredeceğimiz bu öyküler okunduğunda, okuyucuda ister istemez, asılsız Ermeni soykırım iddialarına ve Ermenilerden bir kısmının, özellikle de Doğu Anadolu bölgesinde Ruslara kılavuzluk yaparak, orada bulunan Müslüman Türk halkına karşı giriştikleri katliamlar konusunda oluşmuş olan tarihî tavır alışta bir yumuşama söz konusu olabilir. Biz elbette tarihi, kin ve nefret duygularının körüklendiği veya körüklenmesi gereken bir alan olarak görmüyoruz, ancak çabuk unutan bir millet olduğumuzdan, tarihte olan hadiselerin de milletin hafızasından kolayca silinmemesi gerektiğini ve hadiseye parça parça değil de bir bütün olarak bakılmasının icap ettiğini düşünmekteyiz. En azından okuyucuların, zikredeceğimiz öykü ve romanları okumadan önce veya okuduktan sonra Ermeni isyanları, Osmanlı Devleti’nin bu isyanlar karşısında almak zorunda kaldığı Sevk ve İskân Kararı, Ermeni iddiaları ve Cumhuriyet döneminde vuku bulan Ermeni terörü gibi konularda, az da olsa bilgi sahibi olmaları gerektiğinin zaruretine inanmaktayız1.

Osmanlı tebaası olan Ermeniler arasındaki bazı milliyetçi ve hayalperestlerin, hem kendi Ermeni milletini hem de Müslüman Türkleri ne gibi durumlara düşürdükleri herkesçe bilinen bir gerçektir. Hatta şu anda Ermenistan Cumhuriyeti’nin içinde bulunduğu ekonomik zorlukların arkasında, Türk düşmanlığı ile dolu olan Ermeni diasporasının bulunduğu da açıktır. Halbuki Ermeni diasporasının Ermenistan Cumhuriyeti üzerindeki engellenemez baskısı olmasa ve Ermenistan Cumhuriyeti de anayasasında bulunan soykırım iddiasından ve Karabağ’daki işgalci tutumundan, ayrıca ülkemizin Doğu bölgelerini Batı Ermenistan olarak adlandırma huyundan vazgeçse, hem Türkiye ile olan sınır ticareti sayesinde kendi ekonomisini düzeltme şansı ortaya çıkacak hem de iki ülke ve milletin enerjileri yanlış yerlerde ve boş yere sarf edilmemiş olacaktır. Ancak şurası da kesin olarak bilinmektedir ki, Ermeni milliyetçiliğinin ve Ermeni diasporasının canlı ve diri bir biçimde ayakta kalabilmesi, işte bu asılsız Ermeni soykırım iddialarının ve Türk düşmanlığının gündemde tutulabilirliği ile paralellik arz etmektedir.

Türk kamuoyunun tarihî tavır alışında bir yumuşama olabileceğinden söz etmiştim. Öyküler okunduktan sonra okuyucu, ister istemez, Ermenilerle Türkler bir zamanlar, hem de 800 yıl gibi epeyce uzun bir zaman birlikte bir arada, kapı komşu bir veya komşu köylerde yaşamışlar, birbirlerinden kız alıp verme olmasa da diğer konularda alış veriş yapmışlar, Müslümanların cami, medrese, hastane vs. gibi dinî ve sosyal yapılarından bazılarını Ermeni ustalar yapmış, gelenek ve görenekler konusunda birbirlerini etkilemişler, Ermenilerden bir kısmının 27 Mayıs 1915 yılında çıkarılan Sevk ve İskân Kanunu ile yerlerini terk etmeleri üzerine onlardan geriye kalan ev, dükkân ve tarlalara Müslümanlar yerleşmişler, dolayısıyla onlara büyük haksızlıklar yapılmış, bırakalım da onlar terk edip gittikleri arazi ve evlerine geri dönsünler veya bunun bedelini talep edip alabilsinler gibi birtakım yanlış düşüncelere yönelebilir. Yanlış diyorum, çünkü bu sevk ve iskân kanunu, öyle gelişi güzel çıkarılmış ve uygulanmış bir kanun değildir.

Ermeni İsyanları ve terör hareketleri bir türlü durmak bilmeyince, hükûmet, ülkenin çeşitli bölgelerinde yaşayan Ermenileri, savaş bölgelerinden uzak yeni yerleşim merkezlerine götürmek zorunda kalmıştır. Ayrıca yer değiştirme kararı bütün Ermenilere de uygulanmamıştır. Yer değiştiren Ermenilerin, istedikleri eşyayı götürmelerine müsaade edilmiş, götüremeyecekleri eşyadan, durmakla bozulacak olanlar zaruri olarak satılmış, fakat bozulmayacak durumdaki eşyalar ise sahipleri adına korunmuştur. Taşınır ve taşınmaz malları için yönetmelik ilân edilip güvence altına alınmıştır. Sevke tabi tutulan Ermenilere, mallarını yabancılar dışında istediği kimseye satmalarına izin verilmiştir. O anda satılamayan, ancak sonradan satılan malların bedelleri Emvâl-i Metrûke komisyonları tarafından sahiplerine gönderilmiştir. Nitekim iskân mahallerine varan muhacirler, kendilerine aktarılan bu paralarla işlerini kurmuşlar ve bölgeye uyum sağlamışlardır. Yolculuk sırasında Ermenilerin rahat ettirilmeleri ve emniyetleri sağlanmıştır. Yerleşebilmeleri için kredi tahsis edilmiştir. Ermenilerin devlete ve şahıslara olan borçları, ya ertelenmiş ya da tamamen defterden silinmiştir. Kafilelere sağlık görevlileri atanmış, sevk edilenler arasında bulunan suçlu ve zanlılar hakkındaki takibat da ertelenmiştir. Lübnan, Şam ve Urfa’da yetimhaneler açılarak yetim ve öksüz Ermeni çocuklarının bakım ve ihtiyaçları bu yetimhanelerde gerçekleştirilmiştir. Yollarda yardım maksadıyla iaşe merkezleri açılmıştır. Mahalli yöneticiler her türlü durumdan sorumlu tutulup, ihmali görülenler cezalandırılmıştır. Sevk ve iskân mıntıkalarına devamlı müfettişler gönderilmiştir. Hükûmet, göçmenlerin iaşesi ve korunmasına yönelik büyük harcamalar yapmıştır. Kanunun yürürlükten kaldırılmasıyla birlikte, geri yerlerine yurtlarına dönmelerine izin verilmiş ve dönenler de olmuştur.

Hükûmetin hazırladığı 31 Aralık 1918 tarihli dönüş kararnamesine göre, yerlerine geri dönecek olanlara ev ve arazileri teslim edilecektir. Yerlerine daha önce muhacir yerleştirilmiş olanların evleri tahliye edilecektir. Kilise ve mektep gibi binalarla bunlara gelir getiren yerler, ait olduğu cemaate geri verilecektir. İhtida etmiş olanlar arzu ederlerse eski dinlerine dönebileceklerdir. Ermeni mallarından, henüz kimsenin tasarrufunda bulunmayanlar, kendilerine teslim edilecek; hazineye intikal edenlerin iadesi de, mal memurlarının muvafakati ile karara bağlanacaktır. Muhacirlere satılan mülklerin sahipleri döndükçe, peyderpey bunlara teslim edilecektir. Ermenilerden muhtaç olanların dönüşlerinde sevk ve iaşe masrafları, harbiye tahsisatından karşılanacaktır.

Görüldüğü üzere hem sevkiyat esnasında hem de kanunun yürürlükten kaldırılışından sonra devlet, Ermenilere gereken yardım ve anlayışı göstermiştir. Dolayısıyla, bu öykülerin okunmasından sonra oluşabilecek yumuşama sonrasında, efendim bırakalım da bu insanlar veya onların çocukları şimdi yine yerlerine dönsünler; bu yapılmıyor ya da yapılamıyor ise en azından ailelerine tazminat ödensin gibi bir düşünceye kapılmak doğru değildir.

Bu açıklamaları yaptıktan sonra öykü ve romanların tanıtımına geçebiliriz.

Ermeni yazarların bir kısmı öykü ve romanlarında Anadolu köy ve şehri ile burada yaşayan insanların hayatlarını, diğer bir deyişle taşra ve taşralıları konu edinirken; bir kısmı da İstanbul’u ve İstanbul insanının hayatını aksettirmektedir. O sebeple biz, burada tanıtımını yaptığımız öykü ve romanları, taşra ve İstanbul edebiyatının örnekleri olarak iki kısımda ele alacağız. Bunu yapmaya da bir noktada mecburuz, çünkü yazarların doğdukları ve yaşadıkları yerler birbirinden farklı olduğu için duygu, düşünce ve davranışları, üslûpları, konuyu ele alış ve anlatış biçimleri de değişiklik arz edebilmektedir. Örneğin birileri öykülerine tabiatı, dağı, ovayı, ırmağı, hayvanları konu edinirken, bazıları da insanı merkeze almakta ve kurgusunu ona göre yapmaktadır. Yine bazıları da yaşadıkları devrin değişen şartları içinde insanların kültüründeki yozlaşmayı veya insanların aralarındaki iletişim eksikliğini konu edinebilmektedir. Dolayısıyla ele alınan öykü ve romanlar tekdüze bir edebiyatın ürünü değildir. Okuyanların her birinden ayrı bir zevk alacağını, belki de kendi çocukluklarına ve yaşadıkları yerlere gideceklerini ümit etmekteyim.

Öykülerin geçtiği mekânlar İstanbul, İzmit, İzmir, Gümüşhane, Erzincan, Sivas, Tokat, Malatya, Harput (Elazığ), Diyarbakır, Adıyaman, Urfa, Afyon, Konya, Adana ve Halep şehirleri ile onlara bağlı bazı kaza, kasaba ve köylerdir. William Saroyan’ın üç eseri, Hagop Mıntzuri’nin “İstanbul Anıları”, Mıgırdiç Margosyan’ın “Çengelliiğne”si hariç tutulacak olursa, kendisinden söz edilecek öykü ve roman sayısı 20’dir.

Bir yazarın birden fazla eseri olabildiği için tanıtımı eser ölçeğinde değil, yazar bağlamında yapacağız. Tanıtıma Ermeni taşra edebiyatına dair örneklerle başlamak, daha sonra da İstanbul edebiyatına dair örnekleri ele almak istiyorum.

Ermeni taşra edebiyatının önde gelen isimlerinden kabul edilen Hagop Mıntzuri (1886 Armıdan-1978 İstanbul)’nin eserlerinden Armıdan (Armudan) 1966 yılında Ermenice olarak basılmış, bu eser Türkçe’ye iki bölümde çevrilerek birinci bölümü “Armıdan Fırat’ın Öte Yanı”2; ikinci bölümü de “Atina Tuzun Var mı?”3 adıyla yayınlanmıştır. Yazarın Türkçe yayınlanan bir diğer eseri de “Kapandı Kirve Kapıları”4 adını taşımaktadır. Osmanlı Devleti zamanında Erzincan’ın Armıdan köyünde doğan, ilköğretimini köyünde alan ve 11 yaşındayken büyüklerinin fırıncılık yaptığı İstanbul’a gelen yazar, burada özel bir Fransız okuluna bir yıl, Getronagan Ermeni İlkokulu’na da iki yıl devam etmiştir. 1905 yılında Robert Kolej’in freshmen sınıfından sonra okuldan ayrılmış ve 1907’de köyüne dönerek öğretmenlik yapmıştır. 1914 yılında bademcik ameliyatı olmak için gittiği İstanbul’da, Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması ve Sevk ve İskân Kararı’nın çıkması üzerine kalarak bir daha köyüne dönmemiştir. Burada yemcilik, kömürcülük, fırıncılık ve kâtiplik gibi çeşitli işler yapmış ve edebiyatla ilgisini kesmeyerek öykülerini Ermenice dergi ve gazetelerde yayınlamıştır. Osmanlı Devleti zamanında doğmuş, gençlik yıllarını bu dönemde yaşamış ve eseri Türkçe olarak yayınlanan iki Ermeni edebiyatçısından biri olan Mıntzuri’nin eserlerinde, mutlaka içinde kendisinin de bulunduğu köy hayatına ilişkin çok ilginç öyküler yer alır. Yazarın “İstanbul Anıları”5 adıyla Türkçe yayınlanan bir eseri  daha vardır.

Osmanlı Devleti zamanında doğan ve 1913’e kadar da Anadolu’da yaşamış olan bir diğer Ermeni taşra edebiyatçısı da Hampartsum Gelenyan (kısaca Hamasdeğ) (1895 Harput-1966 Los Angeles)’dır. Ermeni ve Türklerin birlikte yaşadığı Harput’un Perçenk (sonradan Akçakiraz) köyünde doğan yazar, ilk eğitimini kendi köyünde almıştır. Daha sonra vilâyet merkezindeki Getronagan Okulu’ndan 1911 yılında mezun olmuştur. Yakın köylerden birinde iki yıl öğretmenlik yapmış ve çoğu Harputlular gibi, bir yıl önce Amerika’ya gitmiş olan babasının telkinine uyarak 1913’te Amerika’ya göç etmiştir. Yazar her ne kadar 1913’te Amerika’ya göç ettiyse de Türkçeye çevrilen “Güvercinim Harput’ta Kaldı”6 adlı eserinde doğup büyüdüğü yerlere olan hasret ve özlemini dile getirerek, Anadolu köy hayatını usta bir biçimde ele almıştır. Hamasdeğ’in köy edebiyatı, hayatın dışına itilenlerin, toplumdan hatta doğadan kovulanların edebiyatı olarak da değerlendirilmektedir.

Ermeni taşra edebiyatının önde gelen yazarlarından bir diğeri de Kirkor Ceyhan (1926 Zara-1999 Bonn)’dır. Cumhuriyetimizden 3 yaş daha küçük olan Kirkor Ceyhan, kendisi bir Cumhuriyet dönemi çocuğu olarak ve en önemlisi de Cumhuriyetin onuncu yılında ülke çapında yapılan kutlamaları Zara ölçeğinde görerek; Atatürk dönemini çocukluk, İsmet İnönü dönemini ise gençlik ve delikanlılık, Adnan Menderes dönemi ve sonrasını da olgunluk çağında görüp yaşayarak şahit olmuş ve bu dönemlere ait mühim ipuçları bırakmıştır.

Ceyhan’ın kaleme aldıklarının çoğu, özellikle Osmanlı dönemine, seferberlik ve sevkiyat yıllarına ait olup, bunlar da anne ve babasının kendisine ya kilim dokurken ya da inşaat mevsimi bitip eve döndükten sonra uzun kış gecelerinde anlattıklarıdır.

Ceyhan, 1965’te ailece Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne göç etmiş, ancak on ay sonra gerisin geri dönüş yaparak Beyoğlu’nda terzi dükkânı açmıştır. 1980’de terziliği bırakmış ve emekli olmuştur. 1982’de Fransa’ya çocuklarının yanına göç eden Ceyhan, 1988’de Almanya’ya yerleşmiş ve Bonn’da Ren nehri kıyısındaki evinde 27 Eylül 1999’da hayata gözlerini kapamıştır.

Kirkor Ceyhan, gerek kendi başından gerekse anne ve babasının başından geçen acı ve tatlı hadiseleri üç Türkçe öykü kitabıyla bizlere aktarmıştır. “Seferberlik Türküleriyle Büyüdüm”7 adlı öykü kitabı, yazarın Türkçe basılan ilk eseridir. Yazar bu eserinde, Cumhuriyetin ilk yıllarında 1930’ların başında Zara’da olup bitenleri anlatmaktadır. Kendi başından geçen olayları yerel ağızla aktarmayı özellikle tercih etmiş ve bunu da büyük bir başarıyla gerçekleştirmiştir.

Zara’ya özgü ağızla kaleme alınan ve Türkçe olarak yayınlanan ikinci eseri “Atını Nalladı Felek Düştü Peşimize”8 adını taşımaktadır. Yazar bu eserinde de, Müslüman olsun gayrimüslim olsun, Zara insanının hayatından kesitler sunmaktadır. Bu eserde babasının kendisine anlattığı olaylara da yer vermiştir.

Ceyhan’ın Türkçe yayınlanan son eseri “Kapıyı Kimler Çalıyor”dur9. Yazarın sevkiyat yıllarında, özelde anne ve babasının, genelde ise sevkiyata tabi olan Ermenilerin başından geçen olayları konu edinen bu eseri, onun 27 Eylül 1999’da vefatı üzerine biraz da aceleyle basılmış olmalı ki, daha önce Aras yayıncılıktan çıkmış olan iki eserindeki dikkat ve titizliği bu eserinde görememekteyiz.

  Ermeni taşra edebiyatının yaşayan son temsilcisi Mıgırdiç Margosyan’dır. Margosyan’ın Türkçe olarak yayınlanmış üç öykü kitabı bulunmaktadır. Bunlardan ilki “Gâvur Mahallesi”10, ikincisi “Söyle Margos Nerelisen?”11 ve sonuncusu da “Biletimiz İstanbul’a Kesildi”12 adını taşımaktadır. Yine yazarın “Çengelliiğne”13 adlı Türkçe bir denemesi de basılmıştır. 1938 yılında Diyarbakır’ın Hançepek Mahallesi (Gâvur Mahallesi)‘nde  doğan Margosyan, ilk eğitimini Diyarbakır’da almıştır. Babası tarafından kendi anadili olan Ermenice’yi öğrenmesi için 1953 yılında İstanbul’a gönderilmiştir. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitiren yazar, 1966-72 yılları arasında Surp Haç Tıbrevank Lisesi’nde felsefe, psikoloji, edebiyat öğretmenliği ve okul müdürlüğü yapmıştır. Öyküleri günlük Ermenice Marmara gazetesinde yayınlanmıştır. Margosyan, yazılarını hem Ermenice hem de Türkçe olarak yayınlayan bir yazardır. Öykülerinde doğduğu yer olan Diyarbakır’ın, özellikle 1940’lı 1950’li yıllarını, bu şehirde bulunan sıradan insanların günlük hayatları aksettirmektedir.

Bu çalışma çerçevesinde taşra edebiyatına dair incelenen son eser David Kherdian (1931 Wisconsin) tarafından kaleme alınan “Hilâlin Gölgesinde Bir Ermeni Kızın Yazgısı”14 adlı romandır. David Kherdian bu eserinde, annesi Veron Dumhejian (1924’ten sonra Kherdian soyadıyla)’ın başından geçen ve anlattığı olayları dile getirmiştir. Roman okunduğunda, romanın kahramanı olan Veron’un, 1907 yılında Afyon/Azizya’da dünyaya geldiği anlaşılmaktadır. Veron, Sevk ve İskân Kararı’nın çıkması üzerine ailesiyle birlikte Suriye/Meskene’ye sevk edilmiş ve yerleştirilmiştir. Burada annesini kaybeden Veron, daha sonra Birecik’te bir Türk ailesinin yanında kalmıştır. Bu esnada babasını da kaybetmiş ve tanıdıkları vasıtasıyla tekrar Afyon’a getirilmiştir. Artık Afyon’da yapamayacağını anlayan Veron, İzmir’e yerleşmiş, ancak burasının da Yunan işgaline uğraması ve arkasından da tekrar Türklerin eline geçmesi üzerine, önce Midilli adasına, oradan da Atina’ya gitmiştir. Buradayken, kendisi Amerika’da bulunan bir Ermeni ile evlenmiş ve Amerika’ya göç etmiştir. Evliliğinden bir oğlu ve bir kızı dünyaya gelmiştir. İşte bu evlilikten dünyaya gelen oğlu David, annesinin kendisine anlattığı ve sevkiyat yıllarında Afyon’dan Halep’e kadar giden ailenin karşılaştığı zorlukları, biraz da Osmanlı Devleti ve Türklere nefret duyguları içinde kaleme almıştır.

Diaspora’da dünyaya gelen Ermeni çocukların, anne ve babalarından çok daha fazla bir biçimde, Türk düşmanlığı içinde oldukları bilinen bir gerçektir. Roman okunduğunda oğul David’in, Türklere karşı annesinden daha fazla nefret beslediği de görülecektir.

Eseri Türkçe yayınlananlar içinde İstanbul Ermeni edebiyatının ilk temsilcisi Krikor Zohrab (1861 İstanbul-1915 Halep ?)’tır. 1867 yılında Beşiktaş Makruhyan, 1870 yılında Ortaköy Tarkmançats, 1873 yılında da Katolik Lusavoriçyan Ermeni okullarında okuduktan sonra, 1876 yılında Galatasaray Mekteb-i Sultanisi bünyesindeki Mühendislik Enstitüsü’ne girdi. 1880 yılında da Galatasaray Sultanisi’nin Hukuk Bölümü’ne kaydoldu. 1881 yılında yeni açılan Mekteb-i Hukuk’a geçti ve buradan 1883 yılında mezun oldu. Yazar, mühendis, hukukçu ve siyaset adamı olan Zohrab, bir ara rejimle arası bozuk olduğu için Fransa’ya gitti, ancak 1908’de Meşrutiyetin ilânıyla beraber İstanbul’a geri döndü. Ermeni cemaat meclisine üye seçilen Zohrab, Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda 7 yıl süreyle İstanbul mebusluğu yapmıştır. Sevk ve İskân Kanunu’nun çıkması ile tutuklanarak, Konya ve Adana yoluyla Halep’e gönderildi. Halep’ten Diyarbakır Harp Divanı’na sevk edilirken yolda çetebaşı Çerkez Ahmet ve Nazım tarafından öldürüldüğü söylenmektedir.

Çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlanan kısa öykülerinden derlenenler “Öyküler”15 ve “Hayat, Olduğu Gibi”16 adlarıyla yayınlanmıştır. Zohrab, öykülerinde geleneksel hayatla Avrupa tarzı hayat arasında sıkışıp kalmış Ermeni öğretmenler, din adamları, seyyar satıcılar, tütün kaçakçıları gibi sıradan insanların hayatlarından kesitler sunmaktadır. Eserleri okunduğunda, kendisinin klâsik Ermeni toplumu gibi dinî bir düşünce ve hayat tarzı içinde olmadığı, hatta din dışı bir anlayışa sahip olduğu görülmektedir. Batıda uygulanmakta olan laik eğitimin Ermeni toplumu içinde de uygulanması gerektiğine inanan Zohrab, din adamları ve kilisenin toplum üzerindeki etkisi ve baskısından son derece şikayetçidir ve onları hicvetmekten de geri durmamaktadır. Ancak Zohrab’ın bu çıkışları biraz da boşuna gibidir, çünkü Kilisenin Ermeni toplumunun düşünce, hayat tarzı ve yaşayışı üzerindeki etkisi azalacak gibi de değildir. Bağımsızlıklarını kazanamamış olan Ermenilerin milliyetçilik duygu ve özlemlerini ancak kilise ile ayakta tutabildikleri de açıktır.

İstanbul Ermeni edebiyatının temsilcilerinden Zaven Biberyan (1921 İstanbul-1984 İstanbul), Ermeni ilkokullarından sonra Saint Joseph Lisesi ve İstanbul Ticari İlimler Akademisi’nde öğrenim gördü. 1941 yılında Yirmi Sınıf (Kura) asker toplanırken, o da askere alındı ve Nafia hizmetine verilerek Akhisar’da nafia askeri olarak hizmet etti. Sosyalist düşüncelerinden ve “Artık Yeter” başlıklı yazısından ötürü hapis yatan Biberyan, sonunda ülkeyi terk ederek 1949’da Beyrut’a gitti. Ülkedeki siyasî şartların iyileştiğini düşünerek 1953 yılında tekrar İstanbul’a geldi. Bir süre Osmanlı Bankası’nda çalıştı. 1965 genel seçimlerinde Türkiye İşçi Partisi’nden İstanbul milletvekili adayı oldu, ancak seçilemedi. 1968 yerel seçimlerinde aynı partiden İstanbul Belediye Meclisi üyeliğine seçildi ve başkan yardımcılığı yaptı. Çeşitli yazıları Emenice gazetelerde yayınlandı. Ermenice eserlerinin yanı sıra Türkçe çevirileri de bulunmaktadır.

Zaven Biberyan’ın Türkçe’ye çevrilmiş iki romanı bulunmaktadır. Bunlardan “Babam Aşkale’ye Gitmedi”17 adlı romanında, özellikle İstanbul Ermenilerinin 1940 ve 1950’li yıllardaki hayatlarından bir kesit sunmaktadır. Eserde varlık vergisi uygulamasından ötürü varını yoğunu kaybeden bir baba, bu güç koşulları onun yüzüne vuran ev bireyleri, vergisini ödemekten ötürü darda kalmasına rağmen kendisine âdeta enayi gözüyle baktıklarından ötürü onu cezalandırmak istercesine yardım etmeyen akrabaları ve 3,5 yıllık nafia-ihtiyat askerliği günlerinden sonra geri döndüğünde hiçbir şeyi bıraktığı gibi bulamayan oğul (yazarın kendisi) konu edilmektedir. Diğer eseri “Yalnızlar”18 adıyla Türkçe olarak yayınlanmıştır. Yazar bu eserinde siyasî iktidarın el değiştirmesiyle toplumun da hızlı bir dönüşüm geçirmeye başladığı 1950’li yılların başlarında, başta insanlar, sonra da Türk, Ermeni, Yahudi, Rum toplulukları arasındaki iletişimsizliği ve sonuçta oluşan tahribatın getirdiği yalnızlaşmayı konu etmektedir.

Yazarlığının yanı sıra şair de olan Antan Özer (1927 İstanbul-1994 İstanbul), İstanbul Ticari İlimler Akademisi mezunudur. Çimento ticareti ile uğraşmasının yanı sıra 1940 yılından itibaren de yazmaya başlamıştır. Çalışmaları Ermenice edebiyat dergilerinde, öyküleri Ermenice basılan günlük Marmara gazetesinde yayınlandı. “Yaşamı Beklerken”19 adlı öykü kitabında, İstanbul’daki sıradan insanların umut ve hayal kırıklıklarını, yaşadıklarını, beklentilerini ve düşlerini dile getirir.

Raffi Kebabcıyan (1945 İstanbul) İlkokulu Elmadağ Bezazyan Ermeni Okulu’nda, ortaokul ve liseyi de Alman Lisesi’nde okuyarak, 1964 yılında bu okuldan mezun oldu. Göttingen Üniversitesi’nde kimya eğitimi almak için Batı Alman Devleti’nin verdiği bir bursla bu ülkeye gitti. Halen Hannover’de yaşamaktadır. Gerek diasporada gerekse, Ermenistan’da çeşitli gazete ve dergilerde öyküleri yayınlanmıştır. Raffi Kebabcıyan, “Konuş Halil Bey Konuş”20 adlı eserinde, Kıbrıs sorununun yükseldiği bir dönemde, Selânik’te Atatürk’ün evine bomba atıldığı ihbarıyla başlayan, İstanbul, İzmir gibi Rumların yoğun olarak yaşadığı bölgelerde gerçekleşen ve tüm gayrimüslimlere yöneldiği iddia olunan yağma olaylarını işlemektedir. 6-7 Eylül olayları olarak da bilinen ve 1955’te vuku bulan bu olaylardan başka İstanbul’da yaşayan Ermenilerin (bizzat kendi ailesinin) hayatından kesitler sunmaktadır.

İstanbul Rumelihisarlı Ermeni edebiyatçısı Yervant Gobelyan (1923 İstanbul), İzmit/Bahçecik kökenli bir Ermeni ailesinin çocuğudur. İlköğrenimini Ermeni okullarında yaptıktan sonra hiç okula gitmemiştir. Bakkal çıraklığı, oto tamirciliği, marangozluk, nikelajcılık gibi işlerde çalışmış, ancak dayısının kişisel kütüphanesinden yararlanarak kendisini sürekli geliştirmiştir. 1945 yılında ülkedeki siyasî şartlar sebebiyle hapse girmiş ve 1947’de hapisten çıkmıştır. Çeşitli gazetelerde çalışmış, ancak onların kapatılması üzerine 1953 yılında Beyrut’a giderek orada gazete çıkarmıştır. 1954’te İstanbul’a geri dönmüş, ancak bir müddet sonra 1957’de tekrar Beyrut’a gitmiştir. 1965 yılında geldiği İstanbul’da çeşitli gazete ve dergilerde Ermenice ve Türkçe olmak üzere yazı ve araştırmaları yayınlanmıştır. Gobelyan, “Memleketini Özleyen Yengeç”21 adlı öykü kitabında İstanbul’u ve onun alçakgönüllü, onurlu insanlarını anlatmaktadır. Dayısının anlattığı yengeç hikâyesini merkez alarak, memleketlerini terk eden veya terk etmek zorunda kalan Ermenileri işlemektedir. İzmit’ten İstanbul’a olan göçün aile üzerindeki etkisi vurgulanmaktadır. Bu eserde kültür değişmesi ile ilgili bol miktarda malzeme bulmak mümkündür.

Fotoğrafçılığı ve fotoğraflarıyla tanıdığımız Ara Güler (1928 İstanbul), 1950’lerde yazmış olduğu öykülerinin toplanmasından meydana gelen “Babil’den Sonra Yaşayacağız”22 adlı öykü kitabında, günlük hayatı bu defa yazılarıyla fotoğraflamıştır. Kitabın sonuna 1978’de Eritre’de bir savaş röportajı yaparken karaladığı anısı ile, babasını, doğduğu yer olan Şebinkarahisar’ın Yaycı köyüne götürdüğü zaman karşılaştığı manzarayı eklemiştir. Özellikle bu son öyküde Anadolu Müslüman Türk insanının misafirperverlik ve kadirşinaslığı ön plâna çıkmaktadır.

1968 yılında Diyarbakır’da doğan ve küçük yaşta ailesiyle birlikte İstanbul Kumkapı’ya yerleşen Jaklin Çelik, çocukluğunun geçtiği İstanbul’un en hareketli bölgelerinden biri olan Kumkapı’yı ve insanlarını “Kum Saatinde Kumkapı”23 adlı öykü kitabında anlatmaktadır. Diyarbakır’dan İstanbul’a olan tren yolculuğu esnasında şahit oldukları manzaralar ve taşra insanının İstanbul’a hangi ümitlerle gittiğine dair anlatımlar ilginçtir. İstanbul’un dışarıdan gelen insanları hemen nasıl da kendine benzettiği veya insanların yeni girdikleri ortama nasıl da uyum sağladıklarına dair bilgileri ihtiva etmektedir.

Buraya kadar bahsedilenler Anadolu’da doğmuş ve büyümüş, Anadolu’da yaşayan Ermenilerin hayat hikâyelerini öykü ve romanlarına konu edinmiş Ermeni yazarların eserleriydi. Bunlar dışında bir de Türkiye dışında doğan ve yaşayan Ermeni yazarların Türkçe yayınlanan öykü ve romanları vardır ki, bunlar bizim bu çalışmamızın dışındadır. Fakat, Bitlis’ten Amerika’ya göç etmiş Ermeni bir ailenin, orada doğan ilk ferdi olarak 1908 yılında Kaliforniya eyaletinin Fresno kasabasında dünyaya gelen William Saroyan adında bir yazarın Türkçeye çevrilmiş olan üç eserinden de bahsetmeden geçemeyeceğiz. Onun “Aram Derler Adıma”24 adlı öykü kitabı ilk defa 1950’li yıllarda, ikinci defa da 1964 yılında basılmıştır. İkinci eseri, 1961 ve 1981 yıllarında iki kez basılan “Yoksul İnsanlar”25 adını taşımaktadır. Üçüncü eseri, yazarın ölümünden sonra yayınlanan “Paris-Fresno Güncesi 1967-68 Ölüm Dirim ve Aya Kaçış”tır26.

Sonuç olarak, Türkçe yayınlanan Ermeni öykü ve romanların Türk okurlar tarafından okunması, aynı topraklar üzerinde 800 yıl gibi uzun bir müddet, bir arada beraberce yaşadığımız, ancak kendi toplumlarındaki bazı maceracılar yüzünden sıkıntılı günler geçiren Ermenileri, kendi anlatımlarıyla yakından tanımak açısından faydalı olacaktır. Yalnız sıkıntılı günleri geçiren sadece Ermeniler olmamış, bunun yanında, özellikle de Doğu Anadolu bölgesinde bulunan Müslüman Türk vatandaşlar, korkunç katliamlara maruz kalmışlardır. Bu öykü ve romanları okumadan önce veya okuduktan sonra, tarihî bazı bilgilere ihtiyacımız olduğunu, yazının başında da zikrettiğim üzere, hatırlatmakta fayda görüyorum. Eserler okunduktan sonra her iki toplumun birbirinden ne kadar etkilendiği, aynı atasözlerini kullandıkları, hatta inançları açısından ne kadar benzerlikler bulunduğu, hastaları için karşı tarafın din adamından yardım bekledikleri vb. gibi konularda bizlere ilginç gelebilecek hadiselere şahit olunacaktır.


* Dicle Üniversitesi Ziya Gökalp Eğitim Fakültesi Tarih Eğitimi Anabilim Dalı.

(1) Okuyucuya bu konuda yardımcı olmak düşüncesiyle Ermeniler ve Ermeni Meselesi hakkında Türkiye’de basılmış olan kitaplardan bazılarını yazarları, basım yılı ve yerleri ile birlikte zikredeceğiz. Buradaki asıl amaç Ermeniler konusundaki bibliyografya olmadığından, makale düzeyindeki çalışmalar zikredilmeyecektir. Ergünöz AKÇORA, Van ve Çevresinde Ermeni İsyanları 1896-1916, İstanbul 1994.; Arşiv Belgelerine Göre Kafkaslarda ve Anadolu’da Ermeni Mezâlimi, I-II, 1906-1918, Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Yayınları, Ankara 1995.; Abdurrahman ÇAYCI, Türk-Ermeni İlişkilerinde Gerçekler, Ankara 2000.; Muammer DEMİREL, Birinci Dünya Harbinde Erzurum ve Çevresinde Ermeni Hareketleri (1914-1918), Ankara 1996.; Yavuz ERCAN, Osmanlı Yönetiminde Gayrimüslimler, Ankara 2001.; Ermeni Komitelerinin A’mâl ve Harekât-ı İhtilâliyesi, Haz. H. Erdoğan CENGİZ, Ankara 1983.; Ermeniler Tarafından Yapılan Katliam Belgeleri (1914-1919) I (Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı Yayın No: 49), Ankara 2001.; Nejat GÖYÜNÇ, Osmanlı İdaresinde Ermeniler, İstanbul 1983.; Kamuran GÜRÜN, Ermeni Dosyası, Ankara 1983.; Yusuf HALAÇOĞLU, Ermeni Tehciri ve Gerçekler, Ankara 2001.; Her Yönüyle Ermeni Sorunu, Haz. Yavuz ÖZGÜLDÜR-Ali GÜLER-Suat AKGÜL-Mesut KÖROĞLU, Ankara 2001.; Mehmed HOCAOĞLU, Arşiv Vesikalarıyla Tarihte Ermeni Mezalimi ve Ermeniler, İstanbul 1976.; Erdal İLTER, Ermeni Kilisesi ve Terör, Ankara 1996.; Davut KILIÇ, Osmanlı İdaresinde Ermeniler Arasındaki Dini ve Siyasi Mücadeleler, Ankara 2000.; Bayram KODAMAN, Ermeni Macerası (Tarihi ve Siyasi Bir Değerlendirme), Isparta 2001.; Cevdet KÜÇÜK, Osmanlı Diplomasisinde Ermeni Meselesinin Ortaya Çıkışı 1878-1897, İstanbul 1986.; Osmanlı Belgelerinde Ermeniler (1915-1920), Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Yayınları, Ankara 1994.; M. Kemal ÖKE, Ermeni Meselesi, İstanbul 1986.; Gürsoy SOLMAZ, Yaşayanların Dilinden Erzurum-Sarıkamış-Kars’ta Ermeni Zulmü (1918-1920), Van 1995.; Azmi SÜSLÜ, Ermeniler ve 1915 Tehcir Olayı, Ankara 1990.; Esat URAS, Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, İstanbul 1976.; Hüsamettin YILDIRIM, Ermeni İddiaları ve Gerçekler, Ankara 2000.

(2) Hagop MINTZURİ, Armıdan Fırat’ın Öte Yanı, Çev. Silva Kuyumcuyan, Aras Yayıncılık, İstanbul 1998, (2. Baskı), 140 sayfa.

(3) Hagop MINTZURİ, Atina Tuzun Var Mı ?, Çev. Silva Kuyumcuyan, Aras Yayıncılık, İstanbul 2000, 160 sayfa.

(4) Hagop MINTZURİ, Kapandı Kirve Kapıları, Çev. Nurhan Büyük Kürkciyan, Aras Yayıncılık, İstanbul 2000, 160 sayfa.

(5) Hagop MINTZURİ, İstanbul Anıları, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 1993.

(6) HAMASDEĞ, Güvercinim Harput’ta Kaldı, Çev. Sarkis Seropyan, Aras Yayıncılık, İstanbul 1998, (2. Baskı), 136 sayfa.

(7) Kirkor CEYHAN, Seferberlik Türküleriyle Büyüdüm, Aras Yayıncılık, İstanbul 1998, (2. Baskı), 124 sayfa.

(8) Kirkor CEYHAN, Atını Nalladı Felek Düştü Peşimize, Aras Yayıncılık, İstanbul 1999, 152 sayfa.

(9) Kirkor CEYHAN, Kapıyı Kimler Çalıyor, Belge Yayınları, İstanbul 1999, 136 sayfa.

(10) Mıgırdiç MARGOSYAN, Gâvur Mahallesi, Aras Yayıncılık, İstanbul 1999, (7. Baskı), 104 sayfa.

(11) Mıgırdiç MARGOSYAN, Söyle Margos Nerelisen ?, Aras Yayıncılık, İstanbul 2000, (6. Baskı), 112 sayfa.

(12) Mıgırdiç MARGOSYAN, Biletimiz İstanbul’a Kesildi, Aras Yayıncılık, İstanbul 1999, (4. Baskı), 112 sayfa.

(13) Mıgırdiç MARGOSYAN, Çengelliiğne, Belge Yayınları, İstanbul 1999, 184 sayfa.

(14) David KHERDIAN, Hilâlin Gölgesinde bir ermeni kızın yazgısı, Almanca’dan çev. Haydar Işık, Peri Yayınları, İstanbul 2001, 160 sayfa.

(15) Krikor ZOHRAB, Öyküler, Çev. Dr. Hermon Araks, Aras Yayıncılık, İstanbul 2001, 200 sayfa.

(16) Krikor ZOHRAB, Hayat, Olduğu Gibi, Çev. Kudret Emiroğlu, Ayraç Yayınevi, Ankara 2000, 135 sayfa.

(17) Zaven BİBERYAN, Babam Aşkale’ye Gitmedi, Çev. Sirvart Malhasyan, Aras Yayıncılık, İstanbul 1998, 416 sayfa.

(18) Zaven BİBERYAN, Yalnızlar, Aras Yayıncılık, İstanbul 2000, 208 sayfa.

(19) Antan ÖZER, Yaşamı Beklerken, Çev. Klemans Çelik (Zakaryan), Aras Yayıncılık, İstanbul 1997, 104 sayfa.

(20) Raffi KEBABCIYAN, Konuş Halil Bey Konuş, Aras Yayıncılık, İstanbul 2000, 136 sayfa.

(21) Yervant GOBELYAN, Memleketini Özleyen Yengeç, Çev. Hagop Gobelyan, Aras Yayıncılık, İstanbul 1998, 112 sayfa.

(22) Ara GÜLER, Babil’den Sonra Yaşayacağız, Aras Yayıncılık, İstanbul 1996, 128 sayfa.

(23) Jaklin ÇELİK, Kum Saatinde Kumkapı, Aras Yayıncılık, İstanbul 2000,112 sayfa.

(24) William SAROYAN, Aram Derler Adıma, çev. Türkkaya Ataöv, Varlık Yayınları, İstanbul 1991 (3. Baskı), 112 sayfa.

(25) William SAROYAN, Yoksul İnsanlar, Çev. Memet FUAT, Adam Yayınları, İstanbul 1990 (Eserin 3. Baskısı olmasına karşın, Adam Yayınlarından ilk baskısıdır), 93 sayfa.

(26) William SAROYAN, Paris-Fresno Güncesi 1967-68 Ölüm Dirim ve Aya Kaçış, Çev. Beril Eyüboğlu, Aras Yayıncılık, İstanbul 2001, 144 sayfa.

 

 

İçindekiler...

© T.C. MEB Yayımlar Dairesi Başkanlığı
Teknikokullar, ANKARA
Tel. (312) 2128145
Fax (312) 2124668
med@meb.gov.tr

 

[ yukarı ]

Arşiv