MİLLİ EĞİTİM DERGİSİ

Sayı 155-156

Yaz-Güz 2002


Avrupa Birliğine Geçiş Sürecinde Türk Eğitiminin Planlanması

Gökhan TUZCU*

 

Bilimsel düşüncenin ve buna dayalı yaşam biçiminin topluma yerleşmesi ve gelişmesi, kuşkusuz bilime ve akla dayalı, evrensel değerlere sahip bir eğitim sistemi ile sağlanabilir. Bölgesel bütünleşmeler, ortak sorunların çözümünde ulusların kaynak, bilgi ve teknolojilerini birlikte değerlendirmelerine olanak sağlamakta ve eğitim sistemlerinden beklenen işlevleri çeşitlendirmektedir.

Günümüzde bölgesel bütünleşme (entegrasyon) kavramı, belirli coğrafyayı paylaşan ülkelerin, pazarlarını, ekonomilerini, üretim süreçlerini, hatta siyasi ve stratejik güçlerini birleştirme yönünde harcadıkları çabaları tanımlamaktadır. Bölgesel bütünleşmeler, belirli bir bölgedeki ülkeler arasında imzalanan işbirliği ve tercihli ticaret anlaşmalarından, serbest ticaret bölgelerine, gümrük birliğinden siyasi bütünleşmelere kadar değişik biçimlerde ortaya çıkabilmektedir (DTM 1999, 1).

 Avrupa Birliği (AB) başlangıç tarihinin, genelde, 2.Dünya Savaşını izleyen yıllar olduğu kabul edilir. Bu yıllar bir daha benzeri acılarla karşılaşmamak için, Avrupa’da bir birlik yaratılması gerektiği bilincinin kıta uluslarında ya da en azından yöneticilerinde uyandığı dönemdir. 2.Dünya Savaşı’ndan yıkılmış ve tükenmiş çıkan Avrupa’nın, yeni bir politik ve ekonomik model arayışı içine girdiği görülmektedir (DTM 1999, 3).

AB’nin oluşum süreci, Marshall Yardımı adı altında Avrupa’ya akan ABD sermayesinin kendilerini giderek ABD’ye bağımlı kılacağını gören Batı Avrupa ülkelerinin, Avrupa kaynaklarıyla yeni bir sermaye piyasası oluşturmak istemeleri ile başlamıştır. Bu amaçlarına bireysel olarak ulaşmaları mümkün olmadığından, ekonomik potansiyellerin bir araya getirilmesi ve böylece güçlü bir Avrupa Ortak Pazarı oluşturulması planlanmıştır. Bütünleşmenin pazar genişlemesine, bunun da sermaye ve teknolojinin hızlı gelişimine yol açacağı düşünülmüştür. AB’nin kuruluşundaki temel “ekonomik” neden budur. Sovyetler Birliği’nin Batı’ya doğru yayılmasının engellenmesi de, AB’nin temel felsefesinin “politik” boyutunu oluşturmaktadır (DTM 1999, 4).

Nitekim 1951 yılında 6 Batı Avrupa Devleti (Fransa, Almanya, İtalya, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg) Avrupa Kömür Çelik Topluluğunu (AKÇT) oluşturmuştur. AKÇT’nin başarısı üzerine, sınırlı endüstrilerden ekonominin tüm sektörlerini kapsayacak bir bütünleşmeye geçilmesine karar verilmiş ve 1957 yılında Roma Antlaşması ile Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ve Avrupa Atom Enerjisi Kurumu (EURATOM) oluşturulmuştur.

Şubat 1992’de imzalanan ve resmi adı “Avrupa Birliği Antlaşması” olan Maastricht Antlaşması, Roma Antlaşması’nda çok önemli ve kapsamlı değişiklikler getirmiştir. Antlaşma, gelecekteki Avrupa’nın inşası için gerekli zemini oluşturma, Birliği oluşturan toplumların kültür ve geçmişini gözardı etmeden dayanışmayı güçlendirme, demokrasiyi, temel hak ve özgürlükleri pekiştirme gibi tarihi ve siyasi hedefler çizmektedir (DTM 1999, 43 ve 44).

Maastricht Antlaşması ile oluşturulmak istenen birliğin hedefleri şöyle özetlenebilir:

• Sınırsız bir iç pazar yaratmak, ekonomik ve sosyal bütünleşmeyi güçlendirmek ve uzun vadede tek parayı kapsayacak bir ekonomik ve parasal birlik oluşturarak, dengeli ve sürekli bir ekonomik ve sosyal gelişmeyi sağlamak,

• Ortak bir dış politika ve ortak güvenlik politikası yoluyla uluslararası düzeyde birlik olarak hareket etmek,

• Avrupa Vatandaşlığı kavramını oluşturarak Birliğe üye ülke vatandaşlarının çıkarlarını ve haklarını korumaya daha fazla önem vermek,

• Hukuk ve içişleri alanlarında daha sıkı işbirliğini geliştirmek,

• Topluluk kazanımlarını (müktesebatını) korumak ve buna uygun çalışmalar gerçekleştirmek.

Görüldüğü gibi AB, üç temel üzerine oluşturulmuştur: Bunlardan ilki gümrük birliği, ikincisi parasal birlik ve üçüncüsü de politik birliktir. AB’nin sonul (nihai) hedefi, Avrupa’nın siyasal bütünlüğe ulaşmasıdır. Bu hedefe varmak için öngörülen ekonomik dengeyi sağlamak üzere, ilk araç olarak üye ülkeler arasında malların, hizmetlerin, sermayenin ve işgücünün serbestçe dolaştığı bir ortak pazar ve gümrük birliği kurulması öngörülmüştür. Bu alanda çok büyük mesafeler alınmasına karşın henüz tam bir birlik sağlanabilmiş değildir (DTM 1999, 10 ve 173).

Bilindiği gibi günümüzde AB; tam üye durumundaki Almanya, Avusturya, Belçika, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İngiltere, İrlanda, İspanya, İsveç, İtalya, Lüksemburg, Portekiz ve Yunanistan olmak üzere 15 ülkeden oluşan birliktir. Ayrıca; Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Letonya, Litvanya, Macaristan, Malta, Romanya, Polonya, Slovakya, Slovenya, Kıbrıs ve Türkiye olmak üzere toplam 13 ülke de bu Birliğe adaydır.

Türkiye-AB İlişkileri

Türkiye’nin AB ile bütünleşme süreci, Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ün belirlediği “çağdaşlaşma/batılılaşma” hedefi yönünde alınmış siyasi bir karardır. Özellikle 2.Dünya Savaşı sonrasında oluşan iki kutuplu soğuk savaş döneminde izlemiş olduğu dış politika gereği Türkiye; Avrupa Konseyi, NATO ve OECD gibi Batı’nın siyasi, askeri ve ekonomik örgütlerine üye olmuştur.

Türkiye-AB ilişkilerinin 40 yılı aşkın bir geçmişi vardır. Türkiye AET’ye üye olmak için Temmuz 1959’da başvurmuş ve 1963 yılında Ankara’da imzalanan antlaşmaya göre tam üyelik süreci;

• hazırlık dönemi,

• geçiş dönemi,

• sonul dönem

olarak kademelendirilmiştir.

Türkiye’nin AET’ye bağlanma isteğinin iki önemli nedeni olduğu, zamanın Türk yetkililerince şu şekilde açıklanmıştır (DTM 1999, 315): “Türkiye, uzun dönemde, Batı Avrupa’da kurulabilecek siyasal bir birliğin dışında kalmak istememektedir. Öte yandan Türkiye, gümrük birliği içinde Yunanistan’a verilecek ticari tavizlerden de yoksun kalmamak amacındadır.” Ankara Antlaşması’nda ise amaç şöyle belirtilmektedir (Madde 2/1): “Türkiye ekonomisinin kalkınmasını hızlandırmak ve Türk halkının istihdam düzeyi ve yaşam koşullarını yükseltmek ve taraflar arasındaki ticari, ekonomik ilişkileri aralıksız ve dengeli olarak güçlendirmeyi teşvik etmek” .

Bu tarihten itibaren Türkiye-AB ilişkileri zaman zaman hızlı, zaman zaman da yavaş ilerlemeler göstermiştir. 1980’li yıllarda ise, Türkiye’nin piyasa ekonomisine ve dışa açılmaya dayalı yeni bir ekonomik sisteme geçiş çabalarıyla birlikte AB ile olan ilişkileri hız kazanmıştır. Tüm bu çabalar, birbirinden bağımsız olarak alınan kararların sonuçları değil; Türkiye’nin ekonomisini, dünya ekonomisiyle bütünleştirme ve dolayısıyla gelişme düzeyini arttırma hedefinin birer parçasıdır (DTM 1999, 9).

Nisan 1987’de Türkiye AB’ye tam üyelik başvurusunda bulunmuştur. AB’nin 1993’de genişleme sürecini başlatması, ancak Türkiye’nin genişlemenin kapsamına alınmaması, AB ile ilişkilerimizi olumsuz yönde etkilemiştir. AB, ekonomik istikrarsızlık, insan hakları, Güneydoğu ve Kıbrıs gibi ekonomik ve siyasi konularda Türkiye’ye yönelik olumsuz tutumunu 1999’a kadar sürdürmüştür.

Türkiye-AB arasındaki ilişkiler, Ocak 1996’da oluşturulan gümrük birliği ile yeni bir boyutta şekillenmiştir. Gümrük birliği, yalnızca taraflar arasında gümrük vergilerinin kaldırıldığı ve üçüncü ülkelere ortak gümrük tarifesinin uygulandığı ekonomik bir oluşum değil, aynı zamanda sosyal, siyasal ve malî boyutları da olan bir bütünleşme biçimidir. Burada gözden kaçmaması gereken diğer bir konu, gümrük birliğinin Türkiye-AB ilişkilerinde sonul bir hedef değil, Türkiye’nin AB’ye tam üyeliği amacına hizmet eden bir araç olmasıdır.

Türkiye Aralık 1999’da Helsinki’de yapılan Avrupa Birliği Konseyi’nde (Avrupa Zirvesi) oybirliği ile AB’ye aday ülke olarak kabul ve ilan edilmiş, diğer aday ülkelerle eşit konumda olacağı açık ve net bir biçimde belirtilmiştir. Zirve kararları çerçevesinde Aralık 2000’de Türkiye’nin Katılım Ortaklığı Belgesi kabul edilmiştir. Bu belge Türkiye’nin tam üyeliğe kadar gerçekleştirmesi gerekenleri, kısa ve orta dönem olmak üzere tanımlamaktadır.

Tam üyeliğe adaylığın kesinleşmesiyle AB ile ilişkilerimiz yeni bir nitelik ve içerik kazanmıştır. Türkiye Mart 2001’de, ortaklığın siyasi ve ekonomik ölçütlerini (kriterlerini), üyelik yükümlülüklerini üstlenebilme kapasitesini, Türk mevzuatının AB kazanımlarıyla uyumlaştırılmasını kapsayan Ulusal Programını Avrupa Komisyonu’na sunmuştur.

AB Komisyonu tarafından aday ülkelerle ilgili olarak her yıl İlerleme Raporları hazırlanmaktadır. AB Komisyonu aynı zamanda, genişleme süreci çerçevesinde önümüzdeki dönemde izlenecek yönteme ilişkin önerilerini içeren Strateji Belgesi de yayınlamaktadır. Türkiye’ye ilişkin İlerleme Raporu ve Strateji Belgesi, Türkiye’nin halihazırda Kopenhag Siyasi ve Ekonomik Kriterlerini karşılamaktan uzak bir noktada bulunduğunu, üyelik süreci içerisinde hemen her alanda atılması gereken pek çok adım olduğunu vurgulamaktadır.

Strateji Belgesinde, Kopenhag Siyasi Kriterlerine, Türkiye’den başka tüm adaylarca uyum sağlandığı; Kopenhag Ekonomik Kriterleri bağlamında ise, Türkiye, Bulgaristan ve Romanya dışında diğer aday ülkelerin “işleyen piyasa ekonomisine sahip oldukları ve AB’nin rekabeti ve piyasa güçleriyle başedebilecekleri” belirtilmiştir. Nitekim ilerleme raporlarında, Türkiye’nin üyeliği konusunda somut herhangi bir perspektife yer verilmemektedir.

Kopenhag Ölçütleri (Kriterleri)

Haziran 1993’te yapılan Kopenhag Doruğu’nda (Zirvesi), aday ülkelerin AB ile tam üyelik görüşmelerine başlayabilmek için aşağıda sıralanan 3 ölçütü karşılamaları kararı alınmıştır:

• Demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlık haklarına saygı,

• İşleyen bir pazar ekonomisi ve AB içindeki piyasa güçlerine ve rekabet baskısına karşı koyma,

• Siyasi, ekonomik ve parasal birliğin hedeflerine uyma ve üyelik yükümlülüklerini üstlenme.

AB ile bütünleşmenin taşıdığı önemin farkında olan Türkiye, bu oluşumun iyi işlemesi için gerekli çalışmaları ve yasal uyum çerçevesinde hukuki düzenlemeleri gerçekleştirmektedir. AB yasalarına Yunan vetosu nedeniyle mali destek almadan uyum sağlamaya çalışan ve ayrıca AB’ye tam üye olmadan gümrük birliğine giren tek ülke konumuyla da farklılık sergileyen Türkiye, yine de ilişkilerde oldukça iyi bir performans göstermektedir.

Nitekim, 4 Ağustos 2002 tarihinde TBMM AB Uyum Yasalarını (Avrupa Uyum Paketi) onaylamıştır. Bu yasal değişimin, demokrasinin gelişimiyle birlikte AB’ye tam üyelik yönünde Türkiye’ye güçlü bir ivme kazandırması beklenmektedir. Ancak, Türkiye-AB bütünleşmesindeki sorunlar listesinin ilk sıralarında yer alan bu yasaların kabulü, Kopenhag Ölçütleri sürecinin tamamlandığı anlamını taşımamaktadır. Buna karşın atılan adımlar, AB ve normları konusunda Türkiye’nin kararlılığının önemli bir işaretidir.

Eğitim Politikası

AB eğitim politikasının temel amacı; üye ülkeler arasında işbirliğini ve dayanışmayı sağlamak amacıyla, üye ülke yurttaşları arasındaki karşılıklı anlayışı özendirmek ve Avrupalılık bilincini aşılamak, bu süreçte öğrenci ve öğretmenleri eğitmek ve tüm ar-ge alanlarına etkin katılımlarını sağlamak şeklinde özetlenebilir. Birlik, üye ülkeleri bağlayıcı ortak bir eğitim politikası oluşturmamasına karşın, diğer bir deyişle ulusal eğitim sistemlerinin bütünleştirilmesini uygun görmemekle birlikte, uyumlaştırılmasını Avrupa’nın geleceği açısından kaçınılmaz görmektedir.

Diğer bir deyişle AB, tüm toplumsal alanlarda olduğu gibi, eğitim alanında da üye ülkelere belirli bir modeli uygulama zorunluluğu getirmemektedir. Her üye ülke, kendi sosyo-ekonomik yapısına uygun sistemi uygulamakta serbesttir. Ancak ulusal sistemler içinde yer alması gereken kimi toplumsal ölçünler vardır. Eğitim alanında Birliğin temel yaklaşımı, üye ülkelerin eğitim sistemlerinin belirlenen genel ilkeler ve ölçünlerle çelişmeyecek biçimde düzenlenmesidir. Yöntem, içerik ve yapı bakımından “tek tip” bir eğitim yerine, üye ülkelerin kendi ulusal özelliklerine göre biçimlenen eğitim politikalarının karşılıklı görüş alış-verişleriyle uyumlaştırılmasına çalışılmaktadır.

AB’nin eğitime ilişkin hedefleri şu şekilde belirlenmiştir (DTM 1999, 188; TURKAB 2002, 38):

• Özellikle üye ülkelerin dillerinin öğretilmesi ve yaygınlaştırılması yoluyla, eğitimin geliştirilmesi,

• Diplomaların ve eğitim sürelerinin karşılıklı olarak tanımlanmasını (akreditasyon) özendirerek, öğrenci ve öğretmenlerin hareketliliğine destek sağlanması,

• Avrupa vatandaşlığı kavramının yerleşmesine katkıda bulunulması,

• Eğitim-öğretim kurumları arasında işbirliğinin geliştirilmesi,

• Üye ülkelerin eğitim sistemlerinin ortak sorunlarına ilişkin bilgi ve deneyimlerin paylaşılması,

• Açık öğretim ve uzaktan öğretimin geliştirilmesi,

• Uluslararası kurumlar ile eğitim işbirliğinin geliştirilmesi,

• Teknolojik gelişmelere uyum sağlanması, sürekli meslekî eğitimin iyileştirilmesi, meslekî eğitime erişim olanaklarının artırılması,

• Gençlerin meslekî ve toplumsal yaşama hazırlanması ve uyumlarının kolaylaştırılması,

• Eğitim kurumlarıyla işyerleri arasında işbirliğinin geliştirilmesi.

Bu hedefleri gerçekleştirebilmek için hazırlanan ve sürekli geliştirilen programlara örnek olarak; Socrates Programı, Leonardo da Vinci Programı, Avrupa Gençliği Programı, Merkez ve Doğu Avrupa ülkeleri ile eski Sovyetler Birliği’ne bağlı ülkeler için özel olarak düzenlenen Tempus Programı verilebilir.

Topluluk “sosyal politika” alanında üye ülkelerin çalışmalarını tamamlayacak ve destekleyecektir (DTM 1999, 191):

• Sağlığın korunması, çalışma ortamlarının ve çalışma koşullarının iyileşmesi,

• Çalışanların bilgilendirilmesi,

• İşgücü piyasasında kadın ve erkek arasında eşitlik sağlanması, 

• İşsizlerin işgücü piyasasına uyumunun sağlanması.

1990’lı yılların başında Birlik’te gözlenen durgunluk; büyüme oranlarındaki düşüş, işsizlik artışı, yatırımların azalması, ar-ge çalışmalarının geliştirilememesi ve sonuç olarak ABD ve Japonya karşısında rekabet edebilirliğin azalması şeklinde somutlaşmaktadır. Birlik genelindeki durgunluktan kurtulmak amacıyla bazı önlemlerin alınmasını öngören “Beyaz Kitap” Aralık 1993’te Brüksel’de gerçekleştirilen Zirve toplantısında (Brüksel Zirvesi) kabul edilmiştir. Beyaz Kitap kapsamında öngörülen eğitimsel önlemleri şöyle özetlemek mümkündür (DTM 1999, 213):

• Meslekî eğitime ağırlık verilmesi, işgücü piyasalarının etkinliğinin arttırılması, iş saatlerinin yeniden düzenlenmesi gibi işsizliği önleyici önlemler alınması,

• Birliğin rekabet edebilirliğinin arttırılması amacıyla, işgücü maliyetini düşürmek yerine fizikî sermaye payının arttırılması yönünde bir strateji benimsenmesi ve bu yönde ar-ge çalışmalarına ağırlık verilmesi, yeni pazarlar yaratılması, üçüncü ülkelerle sanayi alanında işbirliğine gidilmesi.

Kısaca Beyaz Kitap’ta “istihdam sisteminin etkinliğini geliştirmeye yönelik ulusal reformların desteklenmesi” vurgulanmıştır. İşgücü piyasalarında yapısal reformlar gerçekleştirerek, işsizlikle mücadelenin öncelikli olduğu vurgulanmıştır. Buna karşılık Birlik, Türkiye ile ilgili olarak yalnızca gümrük birliğinin tamamlanması konusundaki niyetini ve oluşan sıkı bağlardan kaynaklanan memnuniyetini bildirmekle yetinmiştir.

Sosyo-Ekonomik Göstergeler İtibariyle AB Ülkeleri ve Türkiye

Nüfus, GSMH, GSYİH, istihdam, işgücü verimliliği, işsizlik, eğitim harcamaları vb sosyo-ekonomik göstergeler karşılaştırmalı analiz çerçevesinde kısaca özetlenmeye çalışılmıştır.

Nüfus

Birlik üyesi ülkelerin önemli bir sosyo-ekonomik özelliği demografik yapılarındaki benzerliktir ve bu Türkiye’nin Birlik ülkelerinden farklı olan özelliklerinden biridir. Türkiye’nin nüfusu 1970’te AB ülkelerinin toplam nüfusunun % 11’i kadarken, 2000’de % 17’si kadardır. Türkiye nüfus büyüklüğü bakımından 1970’te 5.sırada iken, 2000’de 2.sıraya yükselmiştir ve AB ülkeleri içinde yalnızca Almanya’nın nüfusu Türkiye’nin nüfusundan fazladır (DPT 2001/a, 5). Tüm ülkeler arasında en yüksek nüfus artış hızına Türkiye’nin sahip olması, yakın gelecekte Birlik içinde en büyük nüfusa sahip ülkenin Türkiye olacağı izlenimini vermektedir.

GSMH ve Sektörel Dağılımı

AB ülkelerinin ortalama GSMH’sı Türkiye’den 3 kat daha yüksektir. 2000 yılında bu oran Almanya için 9, İngiltere için 7, Fransa için 6 ve İtalya için 5 kattır (Çizelge 1).

Çizelge 1. AB Ülkeleri ve Türkiye’de GSMH

(Cari Fiyatlarla Milyar ABD Doları)

  1970

1990

1995

2000

AB Ülkeleri 593,8

6582,2

8539,3

7055,0

Almanya 184,6

1515,3

2445,3

1856,9

Avusturya 144

157,8

232,0

—

Belçika 26,0

191,6

279,0

229,4

Danimarka 16,3

123,6

178,0

160,1

Finlandiya 10,8

134,8

124,6

119,4

Fransa

143,5

1184,9

1544,9

1304,7

Hollanda

33,6

283,2

419,8

371,3

İngiltere

—

978,6

1128,7

1420,0

İrlanda

4,0

40,1

52,8

81,1

İspanya

—

487,5

582,7

—

İsveç

33,3

229,8

233,6

224,5

İtalya

107,1

1094,0

1081,5

1067,4

Lüksemburg (*)

1,1

10,3

18,3

—

Portekiz (*)

6,3

67,2

96,7

105,1

Portekiz

6,3

67,2

96,7

105,1

Yunanistan

10,1

83,6

121,3

115,2

Türkiye

18,1

152,3

171,9

202,1

(*) GSYlH Kaynak: DPT, Uluslararası Ekonomik Göstergeler-1999 ve 2001, s. 9

 

AB ülkelerinde kişi başına ortalama GSMH 1970’de 2.100 $ iken Türkiye’de 510 $; 2000’de ise AB ülkelerinde 23.000 $ iken Türkiye’de 3.000 $’dır. Diğer bir deyişle; AB ülkeleri ile Türkiye arasındaki fark 1970’de 4 kat iken 2000’de 7,5 kata çıkmıştır. Türkiye, kişi başına GSMH’ı 1970’de en düşük ülke iken 2000’de yine en düşük ülkedir. 1970-2000 döneminde kişi başına GSMH’nın yıllık artış hızı AB ülkelerinde % 8 iken Türkiye’de % 6 olarak gerçekleşmiştir (Çizelge 2).

2000 yılı itibariyle kişi başına GSMH Türkiye’den; Danimarka’da 10; Hollanda, İngiltere ve İsveç’te 8, Finlandiya’da 7 kat daha yüksektir.

Çizelge 2. AB Ülkeleri ve Türkiye’de Kişi Başına GSMH

 

1970

1990

1995

2000

AB Ülkeleri

2086,2

18579,1

23895,3

23155,2

Almanya

3041,5

19093,5

29945,5

22639,3

Avusturya

1935,5

20411,9

28813,8

—

Belçika

2693,8

19218,0

27511,7

22381,3

Danimarka

3302,2

24041,7

34031,5

29982,7

Finlandiya

2340,7

27015,2

24376,4

23055,4

Fransa

2825,7

20886,9

26572,5

22154,5

Hollanda*

2580,1

18939,8

27151,0

23410,6

İngiltere*

__

17001,1

19257,4

23864,9

İrlanda

1340,7

11468,9

14660,5

21389,7

İspanya*

—

12552,0

14861,6

—

İsveç*

4139,4

26840,7

26459,4

25307,4

İtalya

2009,7

18973,0

18874,8

18554,5

Lüksemburg*

3235,3

27226,1

44552,7

—

Portekiz*

693,3

6791,9

9751,1

10494,8

Yunanistan

   

11606.2

11504.6

Türkiye

511,6

2697,1

2787,9

3094,9

(*) GSYİH. Kaynak: DPT, Uluslararası Ekonomik Göstergeler-1999 ve 2001, s.10

AB ülkelerinde GSYİH içinde en düşük oranı tarım oluşturmaktadır. % 1-5 arasında değişmekte olan bu oran Türkiye’de % 15 dolayındadır. Diğer bir deyişle, AB ülkelerinde tarım sektörü Türkiye’ye göre çok önemsizdir ve tüm ülkelerde tarımın oranı giderek düşmektedir. Bununla birlikte tarımsal üretim yüksektir.

AB ülkelerinde GSYİH içinde sanayinin de oranı giderek düşmektedir. 1980-1998 döneminde bu oran Fransa’da % 34’den  % 26’ya, İngiltere’de % 43’den % 31’e, İtalya’da % 39’dan % 31’e, Finlandiya’da % 40’dan % 34’e düşmüştür. Türkiye’de ise % 22’den % 28’e yükselmiştir. Diğer bir deyişle, AB ülkeleri sanayileşme sürecini tamamlamıştır, Türkiye ise sanayileşme süreci içindedir (DPT 1999, 14).

AB ülkeleri ve Türkiye’de GSYİH içinde en yüksek orana hizmetler sektörü sahiptir. 1980-1998 döneminde hizmetler sektörünün payı Fransa’da % 62’den % 72’ye, İngiltere’de % 55’ten % 67’ye, İtalya’da % 55’ten % 66’ya, Finlandiya’da % 51’den % 62’ye, Türkiye’de ise % 51’den % 57’ye yükselmiştir (DPT 1999, 14).

İstihdam / İşgücü Verimliliği / İşsizlik

İşgücü piyasasında yapısal değişikliklerin yaşandığı günümüzde tüm ülkelerin olduğu gibi Türkiye ve AB ülkelerinin de en önemli sorunlarından birini “istihdam ve işsizlik” oluşturmaktadır. Ancak Türkiye ile AB ülkeleri, işgücünün sektörel dağılımı, işgücü piyasasının yapısı, işsizlerin bileşimi, işsizlik sorununun boyutları ve bu sorunlar karşısında benimsenen politikalar yönünden önemli farklılıklar göstermektedir.

Türkiye henüz tarım toplumundan sanayi toplumuna dönüşme çabası içindedir. AB ülkelerinde istihdam, hizmet sektöründe yoğunlaşırken, Türkiye’de tarım sektöründe yoğunlaşmaktadır. Tarımın GSYİH içindeki payı % 15 olmasına karşın, istihdamdaki payının % 43 olması, Türk ekonomisinin gelişmişlik ve Türk işgücünün nitelik düzeyini göstermektedir. Tüm kalkınma planlarında sanayileşmeyi temel hedef olarak benimsemiş bir ülke için bu oran düşündürücüdür.

Çizelge 3. Bazı Ülkelerde Sektörlere Göre İstihdam (%, 1998)

Ülke

Tarım

Sanayi

Hizmetler

Almanya

2,9

35,0

62,1

Fransa

4,4

25,1

70,5

İspanya

8,0

30,4

61,5

İtalya

6,6

32,0

61,5

Portekiz

13,5

36,4

50,2

Finlandiya

6,5

27,7

6,9

Türkiye

43,0

22,7

34,3

Kaynak: DPT, S.Beş Yıllık Kalkınma Planı - Nitelikli İnsangücü ÖİK Raporu, 2001, s. 22

Türkiye’de işgücünün tarım sektöründen diğer sektörlere kayma eğilimi oldukça yavaştır. Bu eğilim aynı hızla devam ederse, tarımsal istihdamın toplam içindeki payının % 10’lara düşebilmesi için 2050’li yılları beklemek gerekecektir. Oysa ki AB ülkelerinde tarımın istihdamdaki payı ortalama olarak yalnızca % 5’tir (DPT 2001/b, 22).

Avrupa’da toplam istihdamın yaklaşık % 66’sı, Türkiye’de ise % 34’ü hizmetler sektöründe yer almaktadır. Hizmetler sektörünün toplam istihdam içindeki payının sanayiden yüksek olması, Türkiye’nin sanayi toplumu aşamasına gelmeden bilgi toplumu olduğu ve böylece “çağ atladığı” biçiminde yorumlanmamalıdır. Türkiye’deki hizmet sektörünün, gelişmiş ülkelerdeki gibi, sanayiyi besleyen, bilim ve teknoloji bileşeni yüksek bir sektör olduğunu ileri sürmek güçtür.

Çizelge 4. Ekonominin ve İşgücünün Verimliliği (1999)

Ülke

Ekonominin Genel Verimliliği ($)

İşgücü Verimliliği ($)

Lüksemburg

84,9

48,09

Norveç

68,3

39,12

Fransa

62,8

36,06

Türkiye

9,5

4,21

Kaynak: DPT, S.Beş Yıllık Kalkınma Planı-İşgücü Piyasası ÖlK Raporu, 2001, s. 23

Türkiye’de gerek ekonominin genel verimliliği, gerekse işgücü verimliliğinin bu kadar düşük olmasının temel nedenleri arasında, bilinçli teknoloji seçiminin yapılamaması ve işgücü niteliğinin yeterince yükseltilememesi bulunmaktadır. Ayrıca Türkiye’de işgücü arzının fazla olması nedeniyle oluşan düşük ücret ve hattâ kayıt dışı sektörlerde çalışmaya gönüllü olanların varlığı da istihdam sorununun yaratılmasında etkendir. Verimliliğin artırılmasının tek koşulu insan sermayesine yatırım yapmaktır. Bu bakımdan Türkiye AB’ye tam üyelik sürecinde eğitim konusuna bugüne kadar olduğundan daha fazla önem vermek durumundadır (DPT 2001/c, 23).

Nüfus artış hızına bağlı olarak, AB ülkelerindeki yaşlı nüfusun daha da artacağı; Türkiye’nin ise genç nüfus yapısını gelecek yıllarda da sürdüreceği belirtilebilir. Bu durumda AB’de yaşlı nüfusun artma eğilimine koşut olarak işgücü açığının da artacağı kestirilebilir. Türkiye ise şu andaki yurtdışına işgücü ihraç eden ülke konumunu gelecekte de sürdürecektir. Türkiye’nin hızla artan genç nüfusu, ancak iyi eğitilirse karşılaştırmalı üstünlük sağlar, tersi söz konusu olunca kalkınma ve ekonomik büyümenin önünde bir engel oluşturur. Öyleyse Türkiye, insan kaynaklarını geliştirmeye, daha nitelikli eğitimi amaçlayan politikalara öncelik vermek durumundadır (Âdem 1995, 16).

Genel olarak, Türkiye’de Millî Eğitim Temel Yasası’nda öngörülmüş olan eğitim-insangücü-istihdam dengesi hiçbir dönemde kurulamamıştır. Sanayileşme süreci içinde bulunan Türkiye’nin gereksinim duyduğu nitelikli ve yüksek nitelikli insangücünü yetiştirme görevi bulunan eğitim sistemi, bu durumuyla değil AB ülkeleriyle rekabet edebilmek, sağlıklı bir kalkınma amacına bile hizmet etmekten uzaktır. Türk eğitim sisteminin diplomalı işsiz yetiştirmek yerine, sanayi ile bağlantılı, onun olanak ve gereksinimleri ile uyuşacak bir biçimde yeniden yapılanması gereği bulunmaktadır.

Eğitim Harcamaları

Eğitim için harcanan kaynaklara bakıldığında; AB ülkelerinin tümü Türkiye’den daha çok kaynak kullanmaktadırlar. AB GSYİH’nın ortalama % 5,5’ini eğitim için harcarken, Türkiye % 3,5’ini harcamaktadır (Çizelge 5). AB Ülkelerinin ortalama olarak Türkiye’den 3 kat daha yüksek GSMH’a sahip olduğu dikkate alındığında, eğitim için harcanan kaynakların boyutu görülecektir.

Çizelge 5. AB Ülkeleri ve Türkiye’de Eğitim Harcamaları (1998, GSYİH İçinde %)

Ülke

%

Ülke

%

Danimarka

7,17

italya

5,01

İsveç

6,77

Belçika

4,97

Avusturya

6,36

İngiltere

4,®

Fransa

6,24

Yunanistan

4,26

Finlandiya

5,72

İrlanda

4,71

Portekiz

5,65

Hollanda

4,61

Almanya

5,55

Lüksemburg

—

İspanya

5,30

Türkiye

3,48

Kaynak: OECD - Education At A Glance-2001, s.80

Bilindiği gibi AB Ülkeleri ve Türkiye’de eğitim hizmetleri çok yoğun olarak “kamu” kesimince sunulmaktadır ve bu oran Türkiye’de % 98’dir. Bu nedenle kamu eğitim harcamalarının karşılaştırılması, daha anlamlı olacaktır. Çizelge 6’da görüldüğü gibi, AB Ülkelerinin GSYİH’dan kamu eğitimine ayırdıkları pay, ortalama olarak Türkiye’den 2 kat daha fazladır.

Çizelge 6. AB Ülkeleri ve Türkiye’de Kamu Eğitim Harcamaları (1998, GSYİH İçinde %)

Ülke

%

Ülke

%

Danimarka

6,81

ingiltere

4,65

isveç

6,59

Hollanda

4,49

Avusturya

5,98

ispanya

4,44

Fransa

5,88

Almanya

4,3Ş

Finlandiya

5,75

irlanda

4,31

Portekiz

5,57

Yunanistan

3,44

Belçika

4,97

Lüksemburg

—

italya

4,82

Türkiye

2,94

Kaynak: OECD - Education At A Glance-2001, s.80

Oysa Türkiye, AB normlarına ulaşmayı hedeflemektedir. Ayrıca, Türkiye’nin çözmekle karşı karşıya bulunduğu eğitim sorunları ile anılan ülkelerin eğitim sorunları hem nicel hem nitel anlamda farklıdır. Örneğin, Türkiye’de 1997 yılında nüfusun % 15’i okuma-yazma bilmezken AB ülkelerinin çoğunluğunda okuma-yazma sorunu bulunmamaktadır. Türkiye’de 25-64 yaş grubu nüfusun ancak % 6’sı yükseköğretim mezunu iken AB ülkelerinde % 20’si yükseköğretim mezunudur.

Öğrenci başına eğitim harcamalarında da Türkiye son sırada yer almaktadır. Görülen AB ülkelerinin öğrenci başına yaptığı harcama, Türkiye’nin;

• okulöncesi eğitimde ..... 11,

• ilköğretimde ................. 10,

• ortaöğretimde .............. 10,

• yükseköğretimde ........... 3 katıdır (Çizelge 7).

Çizelge 7. Bazı AB Ülkeleri ve Türkiye’de Öğrenci Başına Harcamalar (1997 - ABD $)

Ülke

Okulöncesi

ilköğretim

Ortaöğretim

Yükseköğretim

Almanya

4.288

3.490

6.149

9.466

Avusturya*

4.867

6.258

8.213

9.993

Fransa

3.462

3.621

6.564

7.177

İngiltere**

5.312

3.206

4.609

8.169

İtalya*

4.462

5.073

6:284

5.972

Yunanistan**

—

2.351

2.581

3.990

Ortalama

4.478

4.000

5.733

7.461

Türkiye*

408

389

564

2.397

* Kamu kurumları,
**Kamu kurumları ve devlete bağlı özel kurumlar.
Kaynak: OECD-Education At A Glance-2000, s.94 ve Türkiye için MEB.

 

Sonuçlar ve Öneriler

1997 yılında dünya ticaret hacminin (Birlik içi ticaret hariç) yaklaşık % 21’ini elinde tutan ve 368 milyonluk bir nüfusa ulaşan AB, bölgesel bütünleşme hareketlerinin en büyüğü ve başarılısıdır (DTM 1999, 4). AB ile gümrük birliği oluşturan ve tam üyeliğe aday olan Türkiye’nin, AB’nin kurum ve kurallarını yakından izlemesi ve bilmesi gerekmektedir. Türkiye, tam üye olmasa veya gelecekte bu isteğinden vazgeçse bile ticaretinin önemli bir bölümünü gerçekleştirdiği ve yaklaşık üç milyon vatandaşının durumunu yakından ilgilendirdiği için bu bütünleşmeyi ekonomik, siyasal ve sosyal açılardan bilimsel olarak analiz etmelidir.

Türkiye’nin eğitim düzeyi düşük nüfus yapısı, AB ile yapısal uyumu gerçekleştirme hedefi yönündeki en büyük engellerden biridir. Bu durum Türkiye’nin eğitime daha çok önem vermesi gerektiğini göstermektedir. Bununla birlikte, tüm eğitim tür ve düzeylerinde Türkiye’deki öğrenci sayısı, birçok AB ülkesinin toplam nüfusundan daha yüksektir.

AB’ye tam üye olmak, Türk ekonomik yaşamına büyük hareketlilik kazandırması yanında, sosyal ve kültürel yaşama da önemli etkilerde bulunabilecektir. Bu sürecin başarısında; devlete, sanayicilere ve en önemlisi, toplumun bilinçlenmesinde ve yetişmesinde esas olan Türk eğitimine büyük sorumluluklar düşmektedir.

Nitekim kalkınma planlarında; AB normlarına ulaşılması, gelişen dünya koşullarına paralel olarak öncelikle insan kaynağının geliştirilmesinde uluslararası teknik işbirliğinden yoğun olarak yararlanılması, uluslararası çok taraflı ve ikili teknik işbirliği çalışmalarının yürütülmesi, öncelikli hedefler arasında yer almıştır. Buna karşılık bir sonraki planda yapılan değerlendirmede, belirlenen ilke ve stratejilere uyulmadığı, hedeflere ulaşılamadığı belirtilmektedir.

Gerçekleşmeler incelendiğinde; amaçlara ulaşabilmek için gerçek anlamda planlama çalışmalarının yapılmadığı görülmektedir. Diğer bir deyişle; amaçlar çok genel olarak verilmiş, ayrıntılı stratejiler belirlenmemiştir. Bu nedenle eğitimin hangi tür ve düzeyinde, ne tür çalışmaların yapılması gerektiğini daha ayrıntılı bir biçimde belirlemek ve bu uygulamadan yüksek verim alabilmek için gerçek anlamda eğitim planlaması çalışmaları yapılmasına, hedef, ilke ve stratejilerin bilimsel çalışmalara dayandırılmasına gereksinim duyulmaktadır.

Türkiye-AB ilişkileri 40 yılı aşkın bir süredir devam etmesine karşın, eğitim alanında AB’yle bütünleşme araştırmalarının çok az sayıda olduğu görülmektedir. Bunun nedenleri arasında; AB’nin başlangıçta ekonomik temelli bir birlik olması ve Türkiye’de de bu konunun salt ekonomik bağlamda anlaşılması olduğu söylenebilir. İlgili kurum ve kuruluşlar ile akademik çevreler AB ile bütünleşmeyi çoğunlukla ekonomik, hukuksal ve siyasal açıdan değerlendirmektedir. Oysa ki günümüzde AB, ekonomik olduğu kadar sosyal bir birliktir.

AB’nin üye ülkelerin eğitim sistemlerinin ulusal niteliğine özen göstererek, ortak eğitim ilke ve politikaları oluşturma yönündeki güçlü eğilimi ve bu yönde kimi ölçünler geliştirilmesi; AB’ye tam üye olma amacındaki Türkiye’nin de eğitimini AB düzeyine ulaştırmasını gerektiren bir etkendir.

AB ile bütünleşme; gerek kalkınma planlarında, gerek eğitime ilişkin raporlarda yer almakla birlikte, eğitim sisteminin “uyum analizi”nin yapılmadığı görülmektedir. Kaynakları sınırlı ancak öğrenci sayısı birçok Avrupa ülkesinin toplam nüfusundan daha yüksek olan Türkiye’de bu çalışmaların yapılmamış olması düşündürücüdür.

Türkiye’nin AB’ye aday ülke olması, AB’nin yapı ve işleyişini incelemeye yönelik çalışmalara yoğunluk kazandırmıştır. Ancak Avrupa bütünleşmesi, ekonomik yaklaşımın yanı sıra, toplumsal, siyasal, hukuksal, tarihsel, eğitsel, kültürel vb açılardan da ele alınması gereken bir süreçtir. Diğer bir deyişle, AB ile bütünleşme sürecinde eğitim, sağlık, insangücü, istihdam vb toplumsal politikalar da, en az ekonomik politikalar kadar belirleyici bir rol oynayacaktır.

Yaklaşık 10 yıldan bu yana AB alanında lisansüstü öğretime sosyal bilimler enstitülerinde devam edilmekle birlikte, bu öğretim hukuk, iktisat ve uluslararası ilişkiler alanıyla sınırlı kalmıştır. Bazı üniversitelere bağlı olarak kurulan “AB Araştırma ve Dökümantasyon Merkezleri”nde verilen uzmanlık programlarında da benzer anlayış gözlenmektedir. Bu bağlamda, Türkiye’nin hukuk, iktisat ve uluslararası ilişkiler alanlarında olduğu gibi, eğitim alanında da AB paralelinde bilimsel çalışmalar yapması gerekmektedir. 

Günümüzde ulusların ve sektörlerin rekabeti; hammadde, işgücü, sermaye ve diğer tüm girdilerin belirli bir mantık çerçevesinde etkili ve verimli kullanımından kaynaklanmaktadır. Diğer bir deyişle, rekabet üstünlüğü esas olarak, varolan kaynaklardan (doğal, insan ve finans) değil, yaratılan kaynaklardan ileri gelmektedir. Bunun için de sektörel ve bölgesel olarak, uzun dönemli hedeflerin, yapısal niteliklerin, kurumsal özelliklerin belirlenmesi gereklidir.

Türk eğitiminin AB normlarına ulaşması sürecinde, yapılacak araştırma sonuçları doğrultusunda, gerçek talep kestirmelerine göre kısa, orta ve uzun vadede gereksinim duyulan çalışmalar planlanabilir. Böylelikle, eğitimin niteliği yükseltilebilir, değişim yakalanabilir, Türkiye’nin uluslararası rekabet gücü artırılabilir.

2001-2002 öğretim yılında Türkiye’de, yaklaşık 60 bin eğitim-öğretim kurumunda 18 milyon öğrenci öğrenim görmekte ve 700 bin öğretmen/öğretim elemanı görev yapmaktadır. En büyük kamu hizmeti olan eğitimin, Türkiye’nin hedefleri paralelinde etkili ve verimli bir biçimde gerçekleştirilmesi; çalışmaların ciddi, gerçekçi ve planlı yapılmasını gerektirmektedir. Hedeflenen eğitim düzeyine hem nicel hem nitel anlamda ulaşabilmek için; geçmişin ve bugünün analiz edilmesi ve bu analiz sonucunda öncelikli alanların belirlenmesi, bu öncelikli alanlarda gerçekleştirilmesi gereken çalışmaların planlanması gereklidir.

Avrupa Birliğine giriş sürecinde Türkiye’nin hedefleri ve bu hedeflerin gerçekleştirilmesinde eğitimden beklenenleri belirlemek için şu sorulara yanıt aranmalıdır:

• AB’nin eğitim ve eğitimle ilgili sektörel hedefleri nelerdir?

• AB’nin eğitim ve eğitimle ilgili sektörel hedeflerine ulaşmasında gerçekleştirdiği çalışmalar ve gerçekleşme düzeyi nedir?

• Türkiye’nin AB’ye tam üye olabilmesi için, gerçekleştirmesi gereken eğitim ve eğitimle ilgili sektörel çalışmalar nelerdir?

• Son (geçen) 10 yılda Türk eğitim sisteminin gelişimi hangi yönde, hangi hızda ve hangi boyutta olmuştur? Bu oluşum AB norm ve hedeflerine uygun mudur?

• Gelecek (önümüzdeki) 10 yılda Türk eğitim sisteminin gelişimi hangi yönde, hangi hızda ve hangi boyutta olmalıdır?

Böylelikle;

• AB’yle bütünleşme sürecinde, ülkelerin eğitim sistemlerinde gerçekleştirmiş oldukları çalışmaların neler olduğu,

• AB’yle bütünleşme sürecinde ülkelerin hedefledikleri eğitimsel düzeye ve niteliğe ulaşıp-ulaşamadıkları,

• Bugün gelinen noktada eğitimde AB ve Türkiye arasında ne tür nicel ve nitel farkların olduğu,

• AB hedef ve normları paralelinde Türk eğitimi için gerçekçi politika ve stratejilerin neler olduğu,

• AB’yle bütünleşme sürecinde Türk eğitiminde gerçekleştirilmesi gereken çalışmaların düzeyi ve niteliğinin neler olduğu

vb konular belirlenebilir.

Bu bağlamda Türk eğitiminin her tür ve düzeyinde, en başta da öğretmen yetiştirmede yaşanan nitelik bunalımı aşılarak, mezun işgücünün AB Ülkeleri işgücü ile yarışabilir düzeye getirilmesi ayrı bir öneme sahiptir.

Yararlanılan Kaynaklar

AB-Türkiye İşbirliği Derneği (TURKAB). Şu AB Neyin Nesi? İstanbul: 2002.

Âdem, Mahmut. Ulusal Eğitim Politikamız ve Finansmanı. Ankara Ün. Eğitim Bilimleri Fakültesi Yayını, 1993.

———- Demokratik Laik Çağdaş Eğitim Politikası. Şafak Matbaacılık, Ankara: 1995.

Akman, Vedat. Avrupa Topluluğu ve Türkiye (Uluslarüstü Antlaşmalar ve Ekonomik Birliğin Ötesinde Bir Avrupa). Alfa Basım, Yayın, Dağıtım, İstanbul. 1995.

Cumhurbaşkanlığı. Avrupa Birliğine Entegrasyonda Türk Üniversitelerinin Rolü (26 Mart 2000). Başbakanlık Basımevi, Ankara: 2000.

Devlet Planlama Teşkilatı (DPT). Uluslararası Ekonomik Göstergeler-1999. Ankara: 1999.

———- a/ Uluslararası Ekonomik Göstergeler-2001. Ankara: 2001.

———- b/ Uzun Vadeli Strateji ve 8.Beş Yıllık Kalkınma Planı-Nitelikli İnsangücü ... ÖİK Raporu. Ankara: 2001.

———- c/ Uzun Vadeli Strateji ve 8.Beş Yıllık Kalkınma Planı-İşgücü Piyasası ÖİK Raporu. Ankara: 2001.

Dış Ticaret Müsteşarlığı (DTM). Avrupa Birliği ve Türkiye. Ankara: 1999.

Karakütük, Kasım. Karşılaştırmalı Eğitim Finansmanı. Eğitimde Yansımalar:V - 21.Yüzyılın Eşiğinde Türk Eğitim Sistemi Ulusal Sempozyumu. H.H.Tekışık Eğitim Araştırma-Geliştirme Merkezi Yayını, Ankara: 1999.

Karluk, Rıdvan. Avrupa Birliği ve Türkiye. Eskişehir: 2002.

Millî Eğitim Bakanlığı (MEB). Sayısal Veriler 2001-2002. Araştırma Planlama ve Koordinasyon Kurulu Yayını, Ankara: 2002.

OECD. Education At a Glance-2000, Paris: 2000.

———— Education At a Glance-2001, Paris: 2001.

The Official Proceedings Of The Fifth IIRA European Regional Industrial Relations Congress. The European Unıon And The Employment Relationship. Oak Tree Press, Dublin: 1997. 

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB). Türkiye ve AT Ülkelerinin Sosyo-Ekonomik Verilerle Karşılaştırılması. Ankara: 1989.


 

* Ankara Ün. Eğitim Bil. Ens. Eğitim Ekonomisi ve Plânlaması Bilim Dalı Doktora Öğrencisi.

 

 

 

İçindekiler...

© T.C. MEB Yayımlar Dairesi Başkanlığı
Teknikokullar, ANKARA
Tel. (312) 2128145
Fax (312) 2124668
med@meb.gov.tr

[ yukarı ]

Arşiv