MİLLİ EĞİTİM DERGİSİ

Sayı 162

Bahar 2004


KANDİLLE İSKANDİL ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ

Tülin ARSEVEN*

 

Hece Yayınları arasında çıkan Kandille iskandil, daha ilk ele alındıgında baslıgı itibarıyla dikkat çekici ilginç bir çalısma. Metni gerçek anlamda tamamlayan bu baslık ile M. Kayahan Özgül, edebî türlere kandil misali ısık tutarken aynı zamanda edebiyatın derinliklerini iskandil ediyor. Eser okundugunda yazarın baslık seçiminde ne denli isabetli davrandıgı anlasılıyor. Gerçek anlamı denizin derinligini ölçmek; mecazî anlamı ise bir isin iç yüzünü arastırmak, bilgi toplamak olan iskandil sözcügü argoda ise gözetlemek, çevreyi kollamak anlamlarına geliyor. Bu çalısmada yazar, yerli ve yabancı pek çok kaynaktan faydalanarak yaptıgı arastırmalar ile Türk edebiyatının derinliklerini ölçmeyi amaçlıyor.

Türkiye Yazarlar Birligi 2003 Yılı inceleme Ödülü’ne lâyık görülen, edebiyat arastırmacılarına, edebiyata gönül verenlere önemli bir basvuru kaynagı olan bu eser, on iki baslıktan olusuyor.

Yazar, daha kitabın girisinde “ön söz” yerine “sözbası” sözcügünü kullanarak okurun dikkatini belli konular üzerine çekmeye baslıyor. Burada M. Kayahan Özgül’ün bu adlandırmayı kullanırken, birtakım bilimsel temellere dayanarak hareket ettigini görmekteyiz. Yazar, bu seçimine dayanak olarak, “önsöz”ün , “foreword” ve “preface” sözcüklerinin kötü birer tercümesi olmasını gösterip Türk edebiyatındaki semantik seyrini aktarıyor. Bu arada onu bu çalısmayı yapmaya iten nedenleri sıralıyor. Yıllar boyu biriken ve biriktikçe onu daha bir rahatsız etmeye baslayan sorularına sonunda yazarak cevap aramaya çalıstıgını ve bunun tarihinin de üç dört yıl öncesine dayandıgını belirtiyor. Son üç dört yılını da kendisinde merak uyandıran kavramlardan ve onları karsılayan sözcüklerden hareketle, edebî formlara ve türlere farklı, ama etimoloji-semantik-tür/form bilgisi üçgeninde açılan fevkalâde dar bir pencereden bakmaya ayırdıgını söylüyor (s. 11,12).

Kitapta “Sözbası”ndan sonra yer alan ilk makale olan “Sanat’tan Bilim’e Edebiyat”ta kültür edebiyat iliskisinden yola çıkarak edebiyatın dogusunu ve islevini bir kültürü olmasına baglıyor. Edebiyat, kültür ve sanat kavramlarının karsılamak üzere kullanılan Türkçe’deki ve batı dillerindeki sözcüklerin kökenlerine inip kimi zaman bu konudaki sitemlerini kimi zaman da elestirilerini dile getiriyor. Burada yazarın “Sözbası”nda belirttigi gibi semantik- etimolojik- tür üçgeni çerçevesindeki yaklasımı kendini açıkça gösteriyor.

“fiiir, fiair Ve Sair...” baslıklı yazı, siir, müzik ve dansın aynı dinî kaynaktan çıkıp bazen dinî bazen sihrî âyinlerde birlestigi yargısı ile baslar. “Kam” sözcügünün kökeninden hareketle sair ve siirin ne olduguna uzanan genis bir arastırmanın verilerinin sunumu söz konusudur. Burada yazarın Cüveynî’nin Tarih-i Cihan-Küsa’sından, Dede Korkut Hikâyeleri’nden, Revânî’nin isret-nâme’sinden, Abdülkadir inan’ın Tarihte ve Bugün fiamanizm, Bahattin Ögel’in Türk Mitolojisi, Abdullah Aymaz’ın Kur’an’ın Edebî Mucizeligi adlı eserine varıncaya kadar genis bir yelpazede birçok kaynaga basvurdugu görülmektedir.    Yazar, arastırmalarını yalnız Türk kültürüne ait kaynaklara degil, Erasmus’un Delilige Methiye, André Breton-Paul Eluard’ın L’immaculé Conception gibi pek çok yabancı esere de basvurmaktadır.

“fiiirin Nesir Hâli” adlı yazıda siir, nazım, nesir iliskisini irdeler. Batı ve Dogu edebî gelenekleri içinde mensur siirin yerinden ve gelisiminden, Türk edebiyatında serbest siirin geçirdigi evrelere uzanır. Yazar, “Artık, geldigimiz noktayı yeniden gözden geçirmenin vaktidir. Sogukkanlılıkla hüküm vermeye çalısmalı ve gelecekte nesrin mi, nazmın mı, yoksa ikisinin melezlemesinden dogan mensur siirin mi galip çıkması gerektigine dair bir kanaat edinmeliyiz. Varacagımız sonuç, belki de istikbâlin yegâne ifade tarzını belirlemekte bir pay sahibi olacak.” (s.91) yargısı ile yazısını noktalar.

“Hikâye’nin Romanı” ve “Roman’ın Hikâyesi” adlı baslıklar altında hikâye ve roman sözcüklerinin semantik ve etimolojik yapılarından hareketle bu türlerin genel bir degerlendirmesini yapar. Roman ve hikâye türlerini karsılastırmayı da ihmal etmez:

“Modern hikâye, modern romandan sonra ortaya çıkmıstır. Buna ragmen, roman henüz târifini bulamamanın eksikligiyle tematik  farklılıklarını ‘tarihî roman’, ‘macera romanı’, ‘bilim-kurgu’ romanı gibi türler hâline dönüstürürken hikâye, çesitlerini belirlemede formal ve daha teknik farklılıklarından yararlanır ki, bu da olusumunu romandan evvel tamamladıgının bir isareti sayılabilir.”  (s.99)

Birbirini konu ve konuyu ele alıs bakımından tamamlar nitelikteki bu iki makale, Hece dergisinin Türk öykücülügü ve romancılıgı üzerine hazırladıgı özel sayılarda yer alır. Bu iki yazıyı tamamlayan “Hayatım Roman” ise roman türü ile anı, anlatı, biyografi, mektup vb. diger türlerle iliskisini sorgular. Roman adı altında yayımlanan pek çok eserin aslında baska türlere ait olmasından yola çıkılarak edebiyat dünyasına ve bu dünyanın isçilerine elestirel bir bakısla yaklasır. Yayıncının mı yayınladıgı esere ‘roman’, ‘anı’ vb. adlandırmalar yaptıgı, yoksa yazarın yazdıgının ne oldugu noktasında kararsız mı kaldıgı ya da bilinçsiz mi oldugu elestirisi hâkimdir.

Masal âlemi, reel dünyada gerçeklesecek olursa, artık masala has inandırıcılıgı da kalmaz (s.163) yargısı, “Fantas-Masal Dünya” baslıklı yazının bir anlamda özeti gibidir. Bir edebî tür olarak masalın çocukların ve yetiskinlerin yasamındaki yeri irdelenir. Aslında masalın yetiskinler tarafından ve yine yetiskinler için üretilip genellikle çocukların da hazır bulundugu toplantılarda anlatıldıgı; farklı yas grubundan dinleyenler tarafından farklı seviyelerde algılandıgı iddiası ileri sürülür (s.168). Halk edebiyatçılarının bu konudaki yaklasımı farklılık gösterebilir. Ancak yazarın ileri sürdügü önceki nesillerin gerçekleri, sonrakilerin mitleridir; önceki nesillerin inançları, sonrakilerin hurafeleridir ve nihayet, önceki nesillerin bilgileri, sonrakilerin masallarıdır (s.168) savına, günümüzün teknolojik ve bilimsel gelismeleri göz önüne alındıgında bu fikre katılmamak imkânsız görünmekte.          

“Tenkid’in Elestirisi”nde ‘tenkid’ ve ‘critique’ sözcüklerinin anlamları üzerinde durulduktan sonra bunların Türkçe karsılıgı olan ‘elestiri’nin dogru kökten yanlıs bir türetme oldugu belirtilir (s.205). Elestirinin bir tür olarak edebiyattaki islevinin üzerinde durulur. “Denemeyi Deneme” baslıgı adlı yazı ise bir tür olarak denemenin sınırlarının belirsizliginden, niteliklerinin degiskenliginden, belli bir tanımının yapılamayısından sikâyetle baslar. Denemenin diger türlerle olan ilgisinin ardından Batıda deneme karsılıgı olarak kullanılan ‘essay’ sözcügünün kökenine inilir. ‘Essay’in sanılanın aksine Batı dillerinden birine degil Arapça’ya (es-sa’y) ait oldugu tezi ortaya konulur (s.226).

“Edebiyatın Melez Güzelleri” baslıgı altında edebiyat ile sahne sanatlarının iliskisi islenir. Sanat ve zanaat sözcüklerinin kökenleri ile karsıladıkları kavramlar ortaya konulur. Yazarın degindigi ilginç bir nokta ise tercüme eserlerin hangi edebiyata ait oldugu meselesidir.

“Mizahın izahı”nda mizahın insan yasamındaki yeri, komedinin küçümsenmemesi gerektigi, ironi sözcügünün kökeni vb. sorgulanırken “Edebiyatın Vitrin Malları”nda antolojilere ve seçkilere deginilir. Yazar, bunların hazırlayanın zevkini yansıtan, çogunlukla emek harcanmadan hatta kimi zaman mevcut antolojilerden derlenerek hazırlanan kitaplar oldugunu, seçkilerin antolojilere göre daha belirgin bir zevkin ve gayretli bir çalısmanın ürünü olduklarını ve dar alan seçkilerinin Türk edebiyatında daha çok yer bulması gerektigini ileri sürer.

Türkiye Yazarlar Birligi Arastırma Ödülü almıs, büyük bir emegin ve ciddi bir arastırmanın ürünü olan bu eserin edebiyata katkıları övgüye deger. Ancak yararlanılan kaynakların bibliyografik künyelerinin metin içinde verilmesinin eserin okunmasını zorlastırdıgını söylemek mümkün. Sözgelimi kitaptan alınan,

“Dictionary Français-Arabe (Paris, 1828, Chez Firmin Didot pére et fils, libraires, s.325)ında “essai” karsılıgına olarak Arapça’nın ‘tecrübe (épreuve)’ kelimesi gösterilir. Keçeci-zâde izzzet Molla’yı intihar kayıgından indirip ikbâl gemisine bindiren Hançerî Bey, kelimeyi ‘tecrübe, âzmayis’ ile karsılar (Alexandre Handjéri, Dictionnaire Français-Arabe-Persan et Turc, Tome 1, Moscou, 1840, De I’imprimerie de I’Université Imperiale,s.936)...” (ss.220-221).

Bu ve buna benzer pek çok sayfada metin içinde çok sayıda bibliyografik künye bulunmaktadır.

Kandille iskandil’in arka kapagında da tekrarlandıgı gibi teorik çalısmalar yapmak, bulanık suda balık avlamaya benzemektedir. Yazarın bu çalısma ile amacına (karanlık bir gecede -temkini elden bırakmadan- yaktıgı kandille, edebiyat denizinin derinliklerini ölçmeyi basarmak) ulastıgı söylenebilir.

 

 


 

*    Dr. Çankaya Cumhuriyet Ticaret Meslek Lisesi TürkDili ve Edb.Ögrt./ANKARA.
(M. Kayahan ÖZGÜL, Kandille İskandil, Hece Yayınları, Ankara 2003, 287 s.)

 

 

İçindekiler...

 

© T.C. MEB Yayımlar Dairesi Başkanlığı
Teknikokullar, ANKARA
Tel. (312) 2128145
Fax (312) 2124668
med@meb.gov.tr

 

[ yukarı ]

Arşiv